Salonda siyaset, akademi ve hukuk dünyasından çok sayıda tanınmış sima yer aldı. Katılımcılar arasında Konya 26 ve 27. dönem milletvekili Ahmet Sorgun, 20. Dönem Konya Milletvekili Prof. Dr. Ahmet Alkan, Hollanda Türk Evi Başkanı Veyis Güngör, Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi Başkanı Ahmet Köseoğlu, TYB Yönetim Kurulu Üyesi ve Mevlevî Postnişini Fahri Özçakıl, Prof. Dr. Murat Ak, Prof. Dr. Ahmet Çaycı ve Konya Barosu eski Başkanı Avukat Hasip Şenalp gibi isimler dikkat çekti. Salonu hıncahınç dolduran yazarlar, akademisyenler ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri, iki farklı coğrafyanın derinliklerine doğru felsefi bir yolculuğa çıktı.
ANADOLU’NUN STRATEJİK MÜHRÜ AHLAT VE VAN GÖLÜ KIYISINDAKİ KARAKOL
Kürsüde ilk sözü alan M. Kâmil Berse, Bitlis’in tarihi ilçesi Ahlat’ın sadece geçmişten kalan bir miras olmadığını, bugünün ve geleceğin inşasında da merkezi bir rol oynadığını dile getirdi. Bölgede yükselen Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin stratejik vizyonuna dikkat çeken Berse, bu yapının özellikle genç nesillerin tarih bilinci kazanmasında hayati bir istasyon olduğunu savundu. Ahlat’ı sıradan bir yerleşim yeri olarak görmenin büyük bir yanılgı olacağını belirten konuşmacı, buranın kelimenin tam anlamıyla bu toprakların tapu senedi ve köklü geçmişimizin nöbetçi karakolu olduğunu ifade etti.
Van Gölü’nün hemen yanı başında yükselen idari merkezin yıl boyunca Türkiye'nin dört bir yanından gelen lise öğrencilerini ağırladığını anlatan M. Kâmil Berse, orada geleceğin Türkiye'sini genç beyinlerle istişare etme şansı bulduğunu aktardı. 26 Ağustos Malazgirt Zaferi kutlamalarının dışındaki zamanlarda da bu hareketliliğin sürdüğünü belirten yazar, ülkenin en başarılı öğrencilerinin buradaki kamplarda ağırlanarak kökleriyle buluşturulduğunu, böylece yerin üstündeki ve altındaki milli değerlerin korunduğunu vurguladı.
SELÇUKLU MİMARİSİNİN GİZEMLİ KODU VE HAVAYLA BÜTÜNLEŞEN AHLAT TAŞI
Şehrin savunma stratejileri ve mimari dehası üzerine çarpıcı analizler sunan M. Kâmil Berse, Selçuklu ve Osmanlı kent tasarımlarının en somut örneklerinin bu havzada görülebileceğini aktardı. Kadim dönemlerde eski surlara asla zarar verilmediğini, aksine mevcut surların etrafına yeni bir savunma hattı daha çekilerek iç ve dış kale konseptinin yaratıldığını anlattı. Bu yöntem sayesinde şehir içindeki sosyo-kültürel canlılık korunurken dışarıdan gelecek tehditlere karşı da aşılması güç bariyerler oluşturuluyordu.
Bölgenin sembolü olan kümbetlerin estetik yapısına da ayrı bir parantez açan Berse, özellikle Bayındır Kümbeti örneği üzerinden çarpıcı bir tespitte bulundu. Bu yapıların alt katının mezar odası, üst katının ise ibadethane olarak tasarlanmasının dünya ve ahiret dengesini tek bir mimari gövdede buluşturduğunu kaydetti. Mimariyi şekillendiren en temel unsurun ise yöreye has Ahlat taşı olduğunu belirten konuşmacı, bu taşın başka bir coğrafyaya taşındığında yapısal direncini kaybederek un ufak olduğunu, ancak kendi topraklarının iklimiyle buluştuğunda asırlara meydan okuyan bir güce kavuştuğunu söyledi. Taşın renginin ise sanılanın aksine doğrudan siyah olmadığını, kızıla çalan kahverengi tonlarıyla kendine has bir estetik barındırdığını sözlerine ekledi.
KAFKASÖR YAYLASI’NDA HAYATTA KALMA MÜCADELESİ: BOĞALARIN İLGİNÇ SELAMLAŞMASI
Gecenin bir diğer önemli durağı ise Karadeniz’in dik yamaçlarına kurulu Artvin oldu. Dr. Kâmil Uğurlu, kentin kültürel kimliğinin en belirgin ögesi olan Kafkasör Yaylası’ndaki boğa güreşlerinin arkasındaki felsefeyi katılımcılarla paylaştı. Bu etkinliklerin popüler kültürün iddia ettiği gibi sadece bir eğlence ya da spor müsabakası olmadığını aktaran Uğurlu, geleneğin tamamen hayvancılık yaşamının zorunlu bir doğa kanunundan doğduğunu açıkladı.
Uçurumlardan ve dar patikalardan oluşan yayla yollarına çıkılmadan önce hayvanların düz alanlarda karşı karşıya getirildiğini belirten Dr. Uğurlu, bu hamlenin hayati bir önlem olduğunu söyledi. Eğer boğalar bu hiyerarşik mücadeleyi dar yayla yollarında ya da dik yamaçlarda yapmaya kalkarsa, kaçacak yer olmadığı için hayvanların uçurumlardan düşerek telef olacağını aktardı. Güvenli sahada yapılan ilk güreşin ardından hangi hayvanın lider olduğu netleşiyor ve sürünün hiyerarşisi belirleniyor. İşin en şaşırtıcı yanı ise bu müsabakanın ardından boğaların yaylada tekrar karşılaştıklarında bir daha asla kavga etmemeleri, sadece birbirlerini adeta selamlayarak yollarına devam etmeleri oluyor.
MURGUL VADİSİ’NDEKİ ARILARIN BÜYÜK FEDAKARLIĞI VE DOĞANIN İBRETLİK CANLILARI
Artvin’in vahşi doğası ile insan yaşamı arasındaki simbiyotik ilişkiye değinen Dr. Kâmil Uğurlu, ekosistemin merkezinde yer alan arılar ve ayılar hakkında dinleyenleri hayrete düşüren bilgiler verdi. Murgul ilçesine bağlı Kabaca Köyü’ndeki özel bir vadide arıcılık faaliyeti yürüten uzmanların çalışmalarından bahseden konuşmacı, kuraklık dönemlerinde arı kolonilerinde yaşanan olağanüstü bir hayatta kalma stratejisini anlattı.
Kovan içindeki bal stoklarının tüm nüfusa yetmeyeceği anlaşıldığında, koloninin geleceğini kurtarmak adına en yaşlı arıların sırayla kovanı terk ederek kendilerini feda ettiklerini belirten Uğurlu, bu durumun insanlık için büyük bir ibret vesikası olduğunu ifade etti. Bölgenin bir diğer baskın figürü olan ayılara dair de gözlemlerini aktaran konuşmacı, bu canlıların gövdelerini tam olarak kavrayamadıkları aşırı kalın ağaçlara tırmanamadıklarını ancak sarılabildikleri tüm ağaçların tepesine çıkabildiklerini söyledi. Doğal dengenin bir parçası olan bu hayvanların baldan sonra en büyük zaafının ise yörede sıkça yetişen yabani armutlar olduğunu belirtti.
YUSUFELİ’NİN SARP KAYALIKLARINDAN DOĞAN EDEBİYAT VE GÖNÜL DÜNYASI
Kentlerin sadece beton ve taş yığınlarından ibaret olmadığını, asıl kimliklerini bünyelerinde barındırdıkları insan hikayelerinden ve sanattan aldıklarını hatırlatan Dr. Kâmil Uğurlu, Artvin ve Yusufeli bölgesinin edebiyat dünyasındaki yerine vurgu yaptı. Geçmişte beş şehir tasviriyle başladıkları yazı yolculuğunun zamanla dokuz şehre kadar genişlediğini aktaran yazar, bu süreçte coğrafyanın sert yapısının insan karakterine nasıl yansıdığını gözlemlediklerini belirtti.
Yusufeli havzasının sarp ve dik dağlarının, o bölgede yaşayan şairlerin mısralarına mağrur bir duruş ve derin bir felsefe olarak işlendiğini ifade eden Uğurlu, salondaki davetlilere bölge edebiyatçı manyetik alanını mutlaka incelemelerini tavsiye etti. Bu edebi zenginliği ve kentlerin ruhunu koruyarak sonraki nesillere aktarmanın kültürel bir zorunluluk olduğunu hatırlattı.
Yoğun katılımın gerçekleştiği gecenin kapanış kısmında, programa sundukları özgün katkılardan ötürü konuşmacılara Katılım Beratı takdimi yapıldı. Berat takdim töreninde TYB Konya Şubesi Başkanı Ahmet Köseoğlu, eski milletvekili Ahmet Sorgun, Prof. Dr. Ahmet Alkan, Avukat Hasip Şenalp, Fahri Özçakıl ve Prof. Dr. Murat Ak sahneye çıktı. Yusufeli bölgesinden gelen misafirlerin de platforma davet edilmesiyle birlikte program, kültür insanlarının bir arada yer aldığı anı fotoğrafının çekilmesiyle tamamlandı.