Şehir planlamanın hayati önemini birkaç gündür daha iyi anlamaya başladık. Son üç gündür İstanbul’da etkili olan kuvvetli yağışlar ve ardından yaşanan su baskınları, kentsel altyapı ile afet yönetimi konularını bir kez daha Türkiye’nin birincil gündem maddesi haline getirdi.
Yolları göle çeviren, araçları sürükleyen ve günlük hayatı felç eden her sağanak yağışın ardından aynı soruyu sormak zorunda kalıyoruz. Nerede hata yapıyoruz? Cevap aslında ne sürpriz ne de yeni. Metrekareye düşen yağış miktarının ötesinde, doğanın dengesiyle kurduğumuz çarpık ilişki ve eksik şehir planlaması.
Yıllardır süregelen imar hataları, dere yataklarının yapılaşmaya açılması ve doğal su akış rotalarının betonlaşmayla kapatılması, şiddetli yağışların afete dönüşmesindeki en büyük etken.
Suyun toprağa sızacak alan bulamadığı, beton yüzeylerde hız kazanarak biriktiği kentsel yapılarda, doğa eninde sonunda kendi yatağını geri alıyor.
İşte tam bu noktada, şehir ve bölge plancılarının varlığı ve akademik/teknik birikimi hayati bir rol oynuyor. Şehir planlaması yalnızca konut alanı açmak veya yol hatları belirlemek değildir; aksine doğanın topoğrafyasını, iklimsel risklerini ve hidrolojik dengesini okuyarak insan yaşamını güvenceye alma sanatıdır.
Yüksek miktardaki yağışlarda selin şiddetini azaltacak yeşil altyapı sistemlerinin, su toplama havzalarının ve tahliye kanallarının hangi kritik noktalara kurulacağı tamamen uzmanlık gerektiren bir planlama konusu.
İmar izinlerinin rant veya dönemsel ihtiyaçlar üzerinden değil; veri odaklı, coğrafi risk analizlerine dayalı olarak verilmesi şarttır.
Afet planlama ve yönetimi denildiğinde akla genellikle sadece olay anındaki müdahale ve arama-kurtarma çalışmaları geliyor. Oysa modern afet yönetimi; risk azaltma, hazırlık, müdahale ve iyileştirme aşamalarından oluşan kesintisiz bir süreçtir.
İnsan hayatının devamlılığı, felaket anında gösterilecek reflekslerden ziyade, felaket gerçekleşmeden önce alınan önlemlere bağlıdır. Şehirlerimizi aşırı hava olaylarına, depremlere ve diğer doğal afetlere dirençli hale getirmek bir tercih değil, anayasal bir yaşam hakkı sorumluluğudur.
İstanbul’da ve diğer büyükşehirlerimizde yaşanan her su baskını, bize doğayla savaşmak yerine onun kurallarına uygun kentler inşa etmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Şehir plancılarının, jeoloji ve inşaat mühendislerinin, iklim bilimcilerin uyarılarına kulak tıkayarak sürdürülebilir bir kentsel yaşam kurmak mümkün değildir.
Bugün atılacak doğru adımlar, gelecekte ödenecek ağır bedellerin önüne geçecektir. Kentlerimizi sel sularına ve afet risklerine teslim etmek istemiyorsak; bilimin, tekniğin ve liyakatli şehir planlamasının rehberliğine her zamankinden daha fazla sarılmak zorundayız.