banner5

Her insan yazar olamaz

“Her insan yazar olamaz” diyen Hüzeyme Yeşim Koçak, “Yazarlık; hassas okuma, sezgi, düşünme, tahlil, gözlem, sanatsal bir biçimlendirme gibi nitelikler; ayrıca kararlılık, sabır, özen, yoğun emek gibi özellikler istiyor” dedi

05 Mayıs 2020 Salı 10:23
Her insan yazar olamaz

1997’de dergide yayınlanan ödüllü hikâyesi Hayriye’nin Düğünü Pakistanlı yazar Masud Akhtar Shaikh tarafından Urduca bir antolojiye alınması, henüz kitabı yayımlanmamış bir yazar olarak Hüzeyme Yeşim Koçak’a büyük bir onur yaşattı. Aynı yıl Türk Edebiyatı Vakfı ve Türk Edebiyatı Dergisi’nin Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda aldığı ödüle 2000 ve 2001’de de erişen nadir yazarlardan oldu. “Her insan yazar olamaz” diyen Koçak, “Yazarlık; hassas okuma, sezgi, düşünme, tahlil, gözlem, sanatsal bir biçimlendirme gibi nitelikler; ayrıca kararlılık, sabır, özen, yoğun emek gibi özellikler istiyor.  Büyük sanatkârlık, edebiyat sahasında yıldız oyunculuksa(!), herhalde her yazara da nasip olmayan bambaşka bir keyfiyet” diyor.

M.GÜDEN: Kitaplarınızdan bahsedelim mi, neler yazdınız?

H.Y.KOÇAK: İsterseniz önce öykü kitaplarından başlayalım:

Saklı Değerler(2003): İlk (öykü) kitabım. İlk edebî meyvedir.

Muhabbet Buyursun Gelsin(2005): Bütün hayatımıza şamil bir daveti içeriyordu. Buyursun gelsin ve yalnızca O’nun buyrukları işitilsin, emretsin ve O’nun kanunları geçsin anlamında; muhabbet makamında.

Bekleyen(2006): Büyük Şair Necip Fazıl’ın iki aşk şiirinden mülhemdi. Aşk temasını yükselen bir çizgiyle işliyordu.

Havva Hanım’ın Gamzesi(2007): Yalnız bir gülüşün meydana getirdiği sevimli bir çukur değil, bir gamze(de)nin eleştirel ironik bakışıydı.

“Gamlı Havva”, genel kadınlık tanımıyken; yüklü direnişçi, uyanık ve özel bir Havva’nın öne çıkışıydı.

Aşkın kalpte açtığı çukurlardan, “öte” sayfalardan da haber veren; Yazar bir Havva’nın sitemli, neşeli, muzip, ümitli kelimeleriydi.

Güncelden, edebiyata, insan(lık) hikâyelerine ve hayata “gamzeli” bir açılımdı.

Edebiyatçıysam Ne Olayım(2010): Bir hedefi, ironi ve çarpıcılıkla anlatıyordu. Kahır değildi. Harflerin dansıyla, Edebiyatçı Olayım diye de okunuyordu.

“Edebiyat kokusu hiçbir şeye benzemez” diyen bir yazar vardı orada.

Edebiyatçı Olayım… Olayım. OL!

Hicaz Yaprakları (2014): Evrenin merkezi. Ruhumuzun asıl yurdu. Yaratılışın ilk çekirdeği…

İslâm’ın mehabetini ölümsüzlüğünü, beka duygusunu perçinleyen delilleyen ocak…

İhtişam, yükseklik, ululuk terennümleri. Allah ve Sevgili’sinin Eli, yeri…

Davetkâr kucak… Mekânın şereflisi, haysiyetlisi.

Sevgi azması tozutması. Zaman taşması... Aşk terkibi, Mevcudatın “Hak” telkinleri… Yakîn.

Kendini aşkla ayaklar altına atmış çekirgeler; yarı hacı “Hakperest” kuşlar, cansızlar…

Ateşin tavaflar; Allah gelinleri, taçlılar, nazlılar, niyazlar…

Kudret Kelâmı, Allah selâmı, Özün ötesinde öz... Saklı Cennet. Havaya suya sinmiş ruhaniyet. Dağlarda dile gelen selâmet, dorukların çağrısı, hürriyet içre hürriyet…

Semadan inen helva; halis niyet gayret, kutlu şehadet…

Yolcu, “Sevgilinin Evi’nde” gerek.

Farklı bir yazı ve hayat tecrübesiydi nihayet.

Sevdalı Bir Yelpaze (2019): Hikâyemdeki desen, edebî denk ve renklerden bir yelpazeydi.

Romanlarım:

Çoban Aşkın Çocuğuydu (Sinderella’nın Pabucu)(2006): Üç romanımdan ilki. Roman, bir genç kızın (Sinderella’nın Sinemleşmeye giden) kendini bulma sürecini, bir kimlik meselesini, ironik bir dille anlatıyor; sonunda gerçek ruh kisvesini giymesini dile getiriyordu. Öze ve aşka tutunan, bir yürüyüş/diriliş hikâyesini göz önüne seriyordu.

Bu uzun ve tehlikeli yolda önüne “Kara” isimli kendini kötülüğe çekecek ikinci üçüncü kişilikler çıkacak, karizmatik şahıs “İblisO” da bulunacaktı. Bilge kâmil “Çoban”, kılavuzluğuyla başroldeydi.

Sarılmak (2011): Kendi kendinizden çıkmak, başkalarının dünyalarına girebilmek güzeldi.

Edebiyatla tiyatroculuk, sinemacılık, ressamlık hatta avukatlık yapmaya da yelteniyordunuz. Başkalarını okurken yazarken, kendinizi de okumaya başlıyordunuz.

Sonunda zorlu, kendini yazan bir kitap ortaya çıktı.

SARILMAK.

Gerçekçiliğiyle, öne çıkışı, sonuçları ve sürüp gitmesiyle hayatımın romanıydı. Yazması güçtü.

Kelimelere dökerken, kahramanlarına haksızlık ediyor muydum, kitabın hakkını verebilmiş miydim?

 Bir direnişi, meşum bir hastalığı, yitik ruhları, ıstırabın kanlı terini, sancılı bir süreci aktarabiliyor muydum?

Sanırım başardım. Bir roman yarışmasında birinci gelmesi de, gönendirici bir sonuçtu.

Nefha (Şeyh Sadreddin Konevi Esintileri 2016):

Bizim sadece maddî değil, manevî güzellik rehberlerimiz vardı. Bir gönül medeniyetinin sultanlarından ve işlenmiş kelimelerinden her birimizin anlayacağı, devşireceği pek çok mana olacaktı.

Onlar menkıbelerle konuşurlardı, değişik sözlerle, şiirlerle ilham verirler, eserleriyle yeni gözler pencereler açarlar, hayat hikâyeleriyle göz doldururlardı. Aşkın veçheleri, İlâhî Aşkın gözeleriyle bizi beslerler, ledünni hakikatleri dillendirir ve şekillendirirlerdi.

Kire, kötülüğe, envaî çeşit perdeye mahkûm olmayabileceğimizi, seçeneklerimizi, saadet asırlarını ve nihaî hedeflerimizi hatırlatırlardı. Taze ruh üflerlerdi.

Bizimdi onlar; bir münasebet alışveriş mutlaka olmalı,  safımızı belli edip, kutsal bir borcu yerine getirmeli, gönül zevklerini geliştirmeliydi.

Akademisyenlere, konunun uzmanlarının yol gösterişlerine muhtacız; ama gani bir sofraya oturmak, biraz da açların saillerin işiydi. Her seviyeden, her neviden iyiniyetli adımlar atılmalıydı. Küçüklere de pay düşecekti. Kaynağa yaklaşmadan su içilmezdi.

Nefha, günümüzde bile bir “nefeslenme” imkânı veren, bu Büyük Sözcülerden birini, zamanı ve mekânı aşan Sadreddin Konevî Hazretleri’ni anla(t)maya yelteniyordu.

Güzide bir mutasavvıf ve âlime, ulu bir servete yaklaşım denemesiydi.

Aslında üç romanım da yol hikâyeleriydi. Derdi insanlaşma, güzelleşmeydi.

Denemelerim:

Bırakın Güzel Konuşsun (2004): İlk ses(lenme) tecrübelerinden. Hep güzeller konuşsun, hiç susmasın di(li)yordu.

Bana Gönülden Çalıp Söyle (2006): Gönlü konuşturup, çalıp(!) söyleyenlerdendi.

Hz Mevlâna, “Miski tene sürme, gönle sür” diyordu, Hakk’la.

Dinleyerek, bu kokunun, hoş nağmelerin peşine düşerek, “bana gönülden çalıp söyle” diye niyaz ettik inançla.

Ey Ruh(um) Geldinse Masaya Vur(2007): Muht(açtık); Güzel ruhları çağırdık. Gönül pencerelerine, muhabbet kapılarına vur(ul)duk.

Ötede (2008): Ötelere bir çağrı.

İnsanoğlunun hayatının ötesi, ötelere sığmayan bir hayatı vardı.

Evren içinde öte(kisi) saklıydı. İlerilere cihan içre müktesebatımızı, özümüzü taşırdık.

İçimizdeki “ÖTE Ben” daimi varlığını korur ve bize seslenirdi: “Gel!”

Edibâne Süz(ül)üşler (2008): Yazarın hem hayattan, edebiyattan süzdüklerini anlatıyor; hem de bu mânâda kitaplar ve edebiyat dünyasındaki süzülüşünü aksettiriyordu.

Şapkamın Altı (2010): Hepimizin baş(lığ)ının altında neler vardı. Kafa hesapları ve aktarımlarıydı sonuçta.

Şapkasını çıkartan Muharrire, yürek ve zihin emeğini paylaşır; kitabıyla okuru selâmlarken “kelimeler meydanında”. 

Edebiyatın sihirli ve albenili şapkasıyla da zevkli bir yolculuğa çıkarsınız, akıp giden cümleler sayfalar boyunca.

Kırgın Mağara Şarkıları (2014). (Murat Mahya Gürses’le birlikte):

Bazen genç seslerle düet yapılırdı.

Ortak çalışma; iki ayrı cins, farklı türler, iki ayrı nesil, iki değişik söyleyiş.

Terkip; çoklu okumalara müsait, yeni zengin doğuşlara g/ebe son/uç/lar; güç birliği, işleyiş.

Hayat 7 Renktir (2018): Bütün o anlam katmanına, rengârenk dillere; akla, aşka, güzelliğe, erdeme, inanca, umuda, çalışma ve inşâya rağmen hayat gerçekten iki renkten, siyah ve beyazdan mı ibaretti.

Gönül dillenir, yüksek ve ulvîyi seçerse; o zaman belki gökkuşağını da yakalar, sadece altından değil, içinden de geçebilirdiniz. Cinsiyet ve gömlek değilse de, benliğinizin kalın ve sert derisini değiştirebilirdiniz.

M.GÜDEN: Hikâyelerinizde konuları gerçek hayattan mı alıyorsunuz, yoksa tamamen kurguya mı dayalı yazıyorsunuz?

H.Y.KOÇAK: Gerçek hayattan alıyorum. Fakat tabiatıyla, bir kurgu her zaman var. Neticede ölçü; insan ve yaşadıkları, hayat bilgisi... Bambaşka varlıklar; uzak, hayalî, olağanüstü dünyalar tasavvur etseniz dahi dayanak ile membaınız, çıkış noktanız bu evrenin çizdikleri ve kabullerinden, esinlenmelerinden oluşuyor.

M.GÜDEN: Bir yazar için en büyük taltif ve motivasyon, takdir edilen ödüller olsa gerek. Siz de bu takdire şayan olan yazarlarımızdansınız. Aldığınız ödüllerden bahsedelim mi?

H.Y.KOÇAK: Türk Edebiyatı Vakfı ve Türk Edebiyatı Dergisi’nin düzenlediği “Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması” ve buradan aldığım üç ödül (1997, 2000, 2001) edebî hayatımda önemli bir çığır açtı.

Dergide 1997’de yayınlanan ödüllü hikâyem Hayriye’nin Düğünü’nün, Pakistanlı değerli yazar Masud Akhtar Shaikh tarafından beğenilip, Urduca bir antolojiye alınması, Türk Edebiyatı’nın devleriyle beraber, henüz kitabı yayınlanmamış bir yazar olarak, seçkide yer bulmam şahsım için fevkalâdeden, nadir görülebilecek bir hadiseydi.

2001 yılında “Sinderella’nın Pabucu (Çoban Aşkın Çocuğuydu)” isimli ilk romanımla 3.lük derecesi almam, beni kanatlandırdı. Uzun yıllar ara verdiğim köşe yazılarına tekrar başladım.

Deniz Kültür tarafından yapımcılığı üstlenilen, Türk Edebiyatının seçme öykülerinin CD’ye okunduğu, Türkiye’nin ilk “Sesli Edebiyat/ Öyküler Sesleniyor” isimli seçkiye dahil olmam, apayrı bir lezzetti.

Daha güzeli ise, “2010 Yılı İLESAM-AKÇAĞ Roman Yarışmasını” Sarılmak’ la kazanmam; birinciliğimdi.

2013’de Berceste Dergisi tarafından verilen “Hikâye Ödülü” ise, memnuniyet verici ve sevindiriciydi.

Merhaba Gazetesi’nin, Akademik Sayfalar ilavesinde, üç sayıyla (29 Şubat, 7 Mart, 14 Mart 2012) yer aldığım; Konya’nın hakkında ilk özel sayı yapılan kadın yazarı olma onuru da unutulmazlarımdan ve ödül saydıklarımdan.

M.GÜDEN: Yazarlığın endazesi nedir?

H.Y.KOÇAK: Dili iyi kullanma, üslûp, derinlik, incelik, işçilik, özgünlük gibi; yazarlığın zaten özünde mündemiç pek çok unsur bir yana; estetik bir zemin önceliğinde, yazarın bir merkezi, istikameti, mesuliyeti ve vazifesi olduğunu düşünüyorum.

En azından, yazı bizi ve okuru eksiltmemeli, ruhî hasar vermemeli. Zihin, göz ve gönül açmalı, zamana değmeli.

Söz gelişi, kalemimi çamura batırmam, satmam. Çöplüklerde gezinmem. Karanlık, izbe, bodrum katlarında dolaşmam.

İnanç, millî manevî geleneksel değerler, merkezimdir, çerçevemdir. Şerle hayır, güzelle çirkin arasında tarafsız(!), bigâne, iblis mantıklı ve sapkın olamam. Sömürge edebiyatı yapmam.

Hâsılı biz, bir gönül medeniyetinin takipçileriyiz.

M.GÜDEN: Yazmak ya da okumanın genetikle ilgisi olabilir mi?

H.Y.KOÇAK: Genetiği,  taşıdıklarımızı, etkilenmeyi, türlü mirası elbette inkâr edemem.

Ancak bir de içeri aldıklarımız, devşirip pişirip özümsediklerimiz var. Hayatta imkânlar, fırsatlar da verilmiş. İnsan, bir dereceye kadar sınırlarını genişletebiliyor.

Kendini eğitme, öğrenme, terbiye etme hususiyeti bulunmasa, herhalde mükellefiyet ve sorumlulukları da olmazdı.

Aynı aileden yazarlar çıkabiliyor. Fakat bunlar hem sayıca az, hem de kalite ve seviyeleri değişik. Dolayısıyla genetik de, seçici(!) oluyor.

M.GÜDEN: Toplumun edebiyatla münasebetini nasıl görüyorsunuz?

H.Y.KOÇAK: Arzu edilen düzeyde değil. Bilhassa önceki dönemler ve bazı dış ülkelerle mukayese edildiğinde... Ama şikâyet makamında değiliz. Elimizden geldiğince, üzerimize düşeni yerine getirmeli, işimizi cehtle sevgiyle yürütmeliyiz.

M.GÜDEN: Malumunuz, her insan okur olamıyor ama her insan yazar olabilir mi?

H.Y.KOÇAK: Her insan yazar olamaz. Tabii biraz da yazarlıktan ne anladığımıza, nasıl ele aldığımıza bağlı. Muhtemelen her insan, bir şeyler karalayabilir.

Yazarlık; hassas okuma, sezgi, düşünme, tahlil, gözlem, sanatsal bir biçimlendirme gibi nitelikler; ayrıca kararlılık, sabır, özen, yoğun emek gibi özellikler istiyor.

Büyük sanatkârlık, edebiyat sahasında yıldız oyunculuksa(!), herhalde her yazara da nasip olmayan bambaşka bir keyfiyet.

M.GÜDEN: Sivil Toplum faaliyetlerinde de olabildiğince yer alıyorsunuz. Şehrin etkinliklere ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

H.Y.KOÇAK: Konya’nın mazisi, taşıdığı kıymet ve özüyle kuşkusuz orantılı, paralel değil. Lâkin sorunlara takılıp, âtıl kalmadan; çalışacağız, başka çare yok.

M.GÜDEN: Konya'da yazar olmak imkân bakımından nasıldır, avantajları ve dezavantajları var mı?

H.Y.KOÇAK: Değişik mekânlarda yaşamak, mutlaka üstünlük,  imtiyaz, fark getirecek diye öngörülüyor. Bu varsayım her dem geçerli midir bilmem. O zaman başka şartlarda, ortamda bulunurduk şüphesiz. 

Belki, bulunduğumuz, yetiştiğimiz şehirde oturmanın getirilerinden, kazançlarından da mahrum olur, çılgın bir selde kaybolur giderdik, kim bilir.

Engel, imtihan, zorluk her insana, mahalle mahsus diye düşünüyorum.

Hayat bizâtihi cömert ve engin bir kaynak.

Konya’da ruhî bir doyuma eriştim; nice güzellikler yaşadım, tattım.

Kalemim şekillendi, dillendi ve tezyin edildi.

Keşfedilmedik, enfes sırlı, doruk cümlelerin; yere göğe yazılanların peşine düştüm.

Özge edebiyatımı damıttım. Kesif bir heyecan ve serüvenin hazzıyla, dipsiz sulara daldım çıktım.

M.GÜDEN: Masanızdaki yeni çalışmalardan bahsetmek ister misiniz?

H.Y.KOÇAK: Yeni bir deneme kitabının hazırlığını yapıyorum.

M.GÜDEN: Fevkalade keyifli söyleşi içi teşekkür ediyorum.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner64

banner50