Ya Bizim Öğretmenliğimiz?

Abone Ol

Bir önceki yazımda, hocalarımızdan ve öğretmenlerimizden söz etmiş, her birini hatasıyla sevabıyla saygıyla anmış, ölenlere rahmet, kalanlara da hayırlı, huzurlu, sağlıklı ve bereketli bir ömür dilemiştim.

Şükrü Özüdoğru hocamızı, Şükrü Özbuğday diye yazmışım. Okul arkadaşım, hukuk mezunu, iş adamı arkadaşım M. Celalettin Özdemir hatırlattı. Bu arada bazı hocalarımızın Şakir Ünalmış, Atilla Eryeler, Ramazan Çavuşoğlu gibi, ismini yazmayı unutmuşum. Kolay değil, kırk yıla yakın bir süre geçti.

Yer darlığı nedeniyle de pek çok hatıraya da yer veremedim. Eğitimde dayağa karşı olduğum için, dayağı eğitimde en son çare olarak gördüğüm için, birkaç dayak örneğini, çayda şeker, çorbada tuz olması bakımından zikrettim.

Elbette bizler dayağın dışında da çok güzel şeyler gördük. Okulumuzdan, öğretmenlerimizden çok güzel şeyler öğrendik. Ve okulumuzu çok sevdik.

Doğruluğu, çalışmayı, sabretmeyi, kanaat etmeyi, şükretmeyi, vatanımızı bayrağımızı, okulumuzu, uzaklardan gelen arkadaşlarımızı sevmeyi, fedakârlığı, paylaşmayı, küçükleri sevmeyi, büyükleri saymayı hep onlarda gördük.

Büyük bir idealizm, ülkemize hizmet etmek için büyük bir heyecan, büyük bir aşk taşıdık yüreğimizde.

Okul bitti. 200'ü aşkın arkadaş, dershanelerin bilinmediği o yıllarda üniversite sınavlarında büyük bir başarı göstererek, değişik fakülteleri kazandılar.

1976 yıllarında, pek çok arkadaş, Siyasal, Hukuk, Tıp, İşletme, İlahiyat, Eğitim Fakültesi, Dişçilik, Mühendislik gibi okulları kazanarak değişik branşlarda hizmet yapmak üzere yurt sathına dağıldılar. Pek çoğumuz Müftü- Vaiz, İmam Hatip ve Öğretmen olmaya yöneldiler.

Ben de 1983 yılında İlahiyat Fakültesi'ni bitirince, Ankara, Kırıkkale Çerikli Lisesi'nde Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmeni olarak göreve başladım.

Öğretmenliğe başlayınca gördüm ki, okullar sadece öğretmen, öğrenci ve sınıflardan oluşmuyormuş. Farklı görüşlere sahip Okul Müdürlerinin, müdür odaları varmış. Siyasî ve ideolojik konuların tartışıldığı, farklı görüşlere sahip olanların ötekileştirildiği, yalnızlaştırıldığı soğuk öğretmen odaları!

Adam kayırma, yıldırma ve baskı uygulama, bordrodan başka bir şey düşünmeyip ücret hesapları yapma,  derslere geç gitme, ya da hiç gitmeme, dersleri kaynatma gibi kurnazlıklar! Okulun malzemesini çalıp, okulun hizmetlisini kendi özel işinde çalıştırma, ek iş yapacağım diyerek okuldan kaçma, sıkça izin ya da rapor alarak, öğrencileri başıboş, öğretmensiz bırakma gibi hırsızlıklar varmış.

İyi öğretmen olayım, çocuklara kitap okuma sevgisi kazandırayım, inanç ve değerlerimizi anlatıp öğreteyim, haksız uygulamalara direneyim derken, aldığım tehditler, yediğim soruşturmalar yüzünden kendimi bir anda Polatlı Lisesi'nde buluverdim. Tek suçum okul idaresinin haksız uygulamalarına karşı direnmekti.

 Polatlı'nın bütün okullarını sırayla gezdikten sonra, Polatlı Ticaret Meslek Lisesi'nde karar kılıp, emekli oluncaya kadar tam 21 yıl çalıştım.

Yaşadığımız 12 Eylül ve içinde bulunduğumuz 28 Şubat süreçlerinde gördüğümüz manevî ve psikolojik baskılara rağmen yılmadan, yıkılmadan, kıvırmadan hak bildiğimiz doğruları öğrencilerime anlatmaya çalıştım.

Belki biz de öğrencilerin kulağını çektik, öfkelendik, sabredemedik, hata ettik. Ama özür dilemekten kaçınmadık. “Keşke yapmasaydık” dediğimiz işler olsa da, özel hayatımızı, özel sıkıntılarımızı derslerimize yansıtmadık.

Ama öğrencilik günlerinde ne yaptıysak hocalarımıza, aynısını öğrencilerimizden  “men dakka, dukka “ hesabı fazlasıyla gördük.

Yine da bize emanet edilen öğrencilerimize her zaman pozitif bir enerji,  umut ve ümit, sevgi ve saygı aşılamaya aşılamaya çalıştık.

Şimdilerde görüyorum ki, eski başarılar yok. Teknolojik gelişmeler ve teknoloji bağımlılığı, disiplinsizlik, adaletsiz uygulamalar nedeniyle, hem öğrenciler hem de öğretmenler mutsuz ve isteksiz görünüyor.

Öğrenciler okumuyor, yazmıyor, düşünmüyor. Genel başarı yerlerde sürünüyor. Gençler kendilerine özgüveni kaybetmiş, ümitsiz, korkak bir görüntü veriyor. Aşk yok, ideal kaybolmuş. Aşk var, ölçüsü olmayan, dengesiz, sorumluluktan uzak bir aşk, adına kız erkek arkadaşlığı denilen bir yaşama tarzı bacayı sarmış.

Bu yaşama tarzı da, farzları, vacipleri ve sünnetleri unutturmuş. Sorumluluklar, sorumsuzluklara dönüşmüş. “Sev-Genç” denilen yeni bir nesil peydâ olmuş.

Evet, şimdi hiçbir şey eskisi gibi değil. Öğretmenler eskiye göre daha iyi maaş, daha iyi ücret alıyorlar, daha iyi evlerde oturuyorlar, daha güzel ve pahalı arabalara biniyorlar, öğrencilerle daha iyi iletişim kurabiliyorlar.

Evet, şimdi öğrenciler daha çok para harcıyorlar, daha iyi okullara ve dershanelere özel servis araçlarıyla gidiyorlar. Ama ders çalışmıyorlar. Kitap, gazete, dergi hiç okumuyorlar. İstisnası olabilir, ama şimdiki çocuklar, akıllarını akıllı cep telefonlarına kiraya verip, kameralı melekleri göz ardı edip, kameralı bir hayatı yaşıyorlar.

Okullarda eskisi gibi spor yarışmaları yok, bilgi yarışmaları yok, münazaralar yok, geziler ve kamplar yok, duvar gazeteleri yok, oku geceleri yok, okullara aidiyet duygusu yok, aşk yok, adanmışlık yok.

 Çünkü eski beğenmediğimiz öğretmenler yok. Azim yok, gayret yok. Şiir yok, hikâye yok, resim yok, karikatür yok, müzik yok, eğlence yok. Rekabet yok, yarış yok. Bando yok, Mehter Takımı yok. Ödüllendirme yok.

Şimdi öğretmen odalarında sendika kavgaları, gazete tartışmaları, siyaset atışmaları var.

Elbette, öğrencilerin elinden tutup, onları çalıştıran, onlara doğruyu gösteren hasbî olarak çalışan öğretmenler de yok değil.

Sık sık Bakan, Müsteşar, Genel Müdür, Milli Eğitim Müdürleri, Okul Müdürleri, Öğretmenler, müfredat, ders kitapları, disiplin, sınav isim ve yönetmelikleri ve tüzükler değişiyor. Ama zihniyet değişmiyor.

Ama nedense öğretmeni de öğrencisi de, velisi de, kimse okulunu sevmiyor, kimse okuluna gitmek istemiyor. Eğitim ve Öğretim bir angarya gibi görülüyor.

Koskoca bir nesil, özel okullarda da olsa, Devlet okullarında da olsa kaybolup gidiyor.

                                                     GÜNÜN SÖZÜ

BİLGİNİN EFENDİSİ OLMAK İÇİN, ÇALIŞMANIN UŞAĞI OLMAK ŞARTTIR.

                                                                                                      Balzac