Ülkemizin ekonomik durumu

Abone Ol

Yazılarımı takip eden okuyucularımdan son aylardaki ekonomik sıkıntılarla ile ilgili yazı yazmadığımı beyanla bu konudaki görüşlerimi merak ettiklerini ve mutlaka yazmam gerektiğini dile getiren mesajlar aldım.

Bu vesileyle yaşanan ekonomik sıkıntı konusunu yazmam adeta vacip oldu.

Önce dünyayı tamamen etkisi altına alan Covid salgını toplu ölümlerin yanında ekonomik olarak da tüm ülkeleri sarstı.

Arkasından başlayan Rusya – Ukrayna savaşının ülkemize maddi anlamdaki olumsuz etkisi, pandemi etkisinin daha da büyümesine sebep oldu.

Son olarak da ülkemizin 11 ilini yerle bir eden deprem felâketi ülkemize ekonomik olarak adeta çöküş yaşattı. Sadece bu çağın değil çağların en büyük felâketi olan depremin ülkemize maliyeti 104 milyar dolar olmuştur. Bu çok büyük bir rakamdır ve bir bedel ödemeden normal şartlarda bu rakamın altından kalkmak mümkün değildir.

Birinin etkisi bitmeden bir diğer felâketle karşı karşıya kalan ülkemizin bütün bu yaşananlardan sonra ekonomik olarak büyük bir sıkıntı yaşaması bir diğer deyişle ekonomik krize girmesi kaçınılmaz olmuştur.

Sadece bunlar da değil… Seçimler öncesinde hükümet 20 yıldır ilk defa olmak üzere seçim ekonomisi uygulamak mecburiyetinde kalmış, toplumun her kesiminden gelen istek ve talepleri yerine getirmiştir. Zira 20 yıldır ilk defa böyle kritik bir seçim yaşanmıştır. Bunların da hazineye ağır bir yük getirdiğine şüphe yoktur.

Peki bütün bu şartların getirdiği ağır fatura nasıl ödenecektir? Bu ağır faturanın altından nasıl kalkılacaktır?

Ben ekonomist değilim ama kesin olarak bildiğim değişmez bir doğru vardır.

Bir ülkede nimetler ve külfetler A’dan Z’ye toplumun her kesimi tarafından dengeli ve adaletli bir şekilde paylaşılmalıdır.

İkinci kesin doğru da israfa son verilmesidir.

Bu iki değişmez doğru olan kriterler uygulanırsa ekonomik sıkıntı çok büyük oranda halledilmiş olur.

Bu iki doğru kuralın tam uygulanması devletin alacağı kararlara bağlıdır.

İsrafa son vermek devletin her kademesinde gerçekleşirse büyük oranda tasarruf sağlanmış olur. Cumhurbaşkanı ve Bakanlar haricindeki makam sahiplerinin kullandığı makam araçlarının belli bir zaman diliminde kullandırılmaması israftan vazgeçmenin ilk yolu olur.

Bunun dışında Bakan yardımcıları, danışmanlar başta olmak üzere her kademedeki devlet görevlilerinin almış olduğu yönetim kurulu üyeliklerine son verilmesi ve bu görevlilerin hiç değilse krizden çıkıncaya kadar sadece maaşları ile yetinmesi atılacak önemli bir adım olacaktır.

Bu adımlar atılırsa şu anda içinde bulunduğumuz külfetin dengeli ve adil bir şekilde paylaşılması anlamına gelir. Külfetten kurtulmanın yolunu sadece vatandaştan beklemek büyük bir haksızlık demektir. Sade vatandaşlar, çalışanlar, emekliler yani toplumun alt kesimleri de elbette külfetten pay alacaklardır ama külfetin sadece bu kesimlere yüklenmesi yukarıdaki bazı kesimlerin hiç etkilenmemesi ve hiçbir şey yokmuş gibi yaşantılarına devam etmesi adaletli bir uygulama olmaz.

Ülke için bir fedakârlık yapılacaksa bunu bütün kesimler yapmalıdır. Hatta fedakârlığı ilk önce yukarıdakilerin yapması gerekir ki herkese örnek olsun.

Bunun karşılığında nimetlerde adil bir şekilde dağıtılmalıdır. Mesela çalışanlar ile emekliler arasındaki nimet dağıtımı adaletli olmalıdır. Ülke zor durumda ise bu vatandaşa açık yüreklilikle izah edilmeli ve varsa nimet bu bütün kesimlere dengeli dağıtılmalıdır. 100 nimetten bir kesim 80 alırken diğer kesimin 20 alması asla adaletli olmaz. Dağıtılacak nimet her kesime adil olarak dağıtılmalı, ülkenin bir kesimi âbâd edilirken diğer kesim açlığa mahkûm edilmemelidir.

Burada hemen üstad Necip Fazıl’ın şu dörtlüğü aklıma geliverdi:

Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kuzulara şah olan kurdun bile yapmayacağı taksimi yapmak kesinlikle âdil bir dağıtım olmaz. Böyle bir dağıtımın getireceği ekonomik ve siyasi sonuçlar çok acı olur.

Hz. Ömer’e ait olarak bilinen bir vecize Mehmet Akif Ersoy’un kaleminden şöyledir:

“Kenar-ı Diclede bir kurt kapsa koyunu,

Gelir de adl-i ilâhi Ömer’den sorar onu!”

 

Bir koyunun bile hesabını düşünmesi gereken devlet, aldığı maaşı ev kirasına yetmeyen ailelerin durumunu düşünmeli, vatandaşlarının sıkıntılarını ortadan kaldırmanın yollarını arayıp bulmalıdır. 

Bu dönemde israftan tamamen arınarak üretime yönelmek, ticari hayatı canlandıracak, istihdamı arttıracaktır.

Diğer yandan bu dönemde fırsatçılar da mutlaka olacak, ekonomik krizi kendi menfaatlerine dönüştürmek isteyenler, dar gelirli vatandaşa büyük darbe vuracaklardır. Devletin en büyük görevlerinden birisi de bu fırsatçılarla mücadele etmektir. Bunların önüne geçmek için devlet gereken adımları mutlaka atmalıdır.

Erbakan Hocamızın Başbakanlığı dönemindeki denk bütçe, havuz sistemi, çalışanlara ve emeklilere verdiği yıllık %110 maaş artışı gibi uygulamaları o tarihte ekonomide altın bir dönem yaşanmasına vesile olmuştur.

Maaş artışını hazineye yük olarak gören idarecilere şunu hatırlatmakta fayda var. Çalışanlar ve emekliler almış olduğu maaşlarının tamamını piyasada ihtiyaçları için harcıyorlar. Biriktirme lüksleri yok. Böylece ticari hayat canlanıyor, esnaf kazanıyor. Kazancı artan esnaf daha çok vergi veriyor. Böylece devletten çalışana ve emekliye çıkan para tekrar devlete geri dönüyor. Hem de daha büyük oranda… Bu bir yük değil, hem vatandaşın hem de devletin gelirinin artmasıdır.

Erbakan Hocamız Başbakanlığı döneminde bu düşünceyle hareket etmiş, çalışan ve emeklinin maaşlarına çok büyük oranda artış yapmış, buna rağmen büyük bir yıkım içinde aldığı ekonomiyi düzlüğe çıkarmış bununla da kalmayarak ekonomik olarak unutulmaz bir dönemin yaşanmasını sağlamıştır.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan da benzer adımları umutla ve sabırla bekliyoruz. Zira içinde bulunduğumuz dönem aynı adımların atılacağını zaruri kılan bir dönemdir. Sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum.