6 Rebîülevvel 604 (30 Eylül 1207) tarihinde bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya gelen Hazreti Mevlânâ, "Ulemânın Sultanı" olarak anılan babası Bâhaeddin Veled’in rehberliğinde yetişti. Dönemin siyasi çalkantıları ve Moğol istilası sebebiyle Belh’ten ayrılan aile; Nişabur, Bağdat, Mekke, Medine, Şam ve Karaman üzerinden uzanan tarihi bir hicret yolculuğunun ardından Selçuklu Devleti’nin başkenti Konya’ya yerleşti.
Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alâeddin Keykubad’ın davetiyle Konya’yı şereflendiren bu ilim ailesi, şehrin manevi ve fikri çehresini sonsuza dek değiştirecek köklü bir irfan meşalesini de tutuşturmuş oldu.
İLAHİ AŞKIN VE HAKİKATİN KIVILCIMI: ŞEMS-İ TEBRÎZÎ İLE BULUŞMA
Babasının vefatının ardından zahiri ilimlerde derinleşen, medreselerde dersler veren ve binlerce talebe yetiştiren büyük bir din âlimi olan Mevlânâ’nın hayatındaki dönüm noktası, 1244 yılında Konya’da Şems-i Tebrîzî ile karşılaşması oldu. Bu tarihi buluşma, onun ilmi birikimini ilahi bir aşk ve coşkuyla yoğurdu.
Şems ile kurduğu derin manevi bağ; Mevlânâ’yı zahir ilimlerinin sınırlarından alıp gönül dünyasının enginliklerine taşıdı. "Hamdım, piştim, yandım" sözleriyle özetlediği bu içsel dönüşüm süreci, İslam irfan geleneğinin en nadide eserlerinin ve tasavvufi düşüncenin doğmasına vesile oldu.

İNSANLIĞI BİRLİĞE ÇAĞIRAN EVRENSEL BİR VİZYON
Hazreti Mevlânâ, düşüncelerinin köklerini doğrudan Kur'an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Sünnet-i Seniyye’sine dayandırmıştır. Kendi ifadesiyle "Ben yaşadığım sürece Kur'an'ın kölesiyim; ben seçilmiş Muhammed'in ayağının tozuyum" diyerek çizdiği çizgi, İslam’ın özündeki merhamet ve sevgiyi tüm insanlığa duyurma gayesidir.
İnsan hakları, hoşgörü, toplumsal barış ve adalet gibi kavramların henüz şekillenmediği bir çağda; din, dil, ırk ve mezhep ayrımı gözetmeksizin tüm insanoğlunu aynı çatı altında toplanmaya çağırmıştır. Meşhur pergel benzetmesinde ifade ettiği gibi; bir ayağını kendi inanç ve değerlerinde sabit kılıp diğer ayağıyla 72 milleti ve bütün insanlığı kucaklayan bir kucaklayıcılığı benimsemiştir.
ASIRLARI AYDINLATAN ÖLÜMSÜZ ESERLER
Hazreti Mevlânâ’nın insanlığa miras bıraktığı en büyük şaheseri olan Mesnevî, çalınan bir neyin feryadıyla başlar ve insanoğlunun aslına, yani Yaratıcı’ya olan özlemini anlatır. 25 bin beyiti aşan bu abidevi eser; ayet-i kerimelerin, hadis-i şeriflerin ve hikmetli kıssaların derin bir tasavvufi süzgeçten geçirilerek sunulduğu bir manevi rehber niteliğindedir.
Bunun yanı sıra ilahi aşkın coşkuyla ifade edildiği Dîvân-ı Kebîr, sohbetlerinin yer aldığı Fîhi Mâ Fîh, mektuplarından oluşan Mektûbât ve vaazlarını içeren Mecâlis-i Seb'a, yüzyıllardır hakikat arayışındaki gönüllere rehberlik etmeye devam etmektedir.
GÖNÜLLERDE YAŞAYAN BİR HOŞGÖRÜ ABİDESİ
Ölümü bir son veya yok oluş değil, "Şeb-i Arûs" yani En Yüce Sevgili’ye kavuşma düğünü olarak gören Hazreti Mevlânâ, 17 Aralık 1273 tarihinde Konya’da vuslata erdi. Ancak ardında bıraktığı manevi miras, fiziki varlığının çok ötesine geçerek küresel bir boyuta ulaştı.
Doğumunun 819. yıl dönümünde, Doğu’dan Batı’ya dünya üzerindeki milyonlarca insan, onun "Gel, ne olursan ol yine gel" çağrısındaki derin hikmeti anlamaya ve o hoşgörü ikliminde buluşmaya devam ediyor. Konya’dan yükselen bu sönmez ışık, savaşların, ayrışmaların ve yalnızlaşmanın arttığı günümüz dünyasına sevgi, barış ve kardeşlik reçetesi sunmayı sürdürüyor.





