Tarihin izlerini taşıyan şehir

Abone Ol

"Sağında vardır saat kulesi, solunda vardır kalesi, ortasından geçer Karaçomak Deresi; bilin bakalım burası neresi?"

Yazımıza bir bilmeceyle başladık. Sizi fazla zorlamadan hemen cevabını verelim: Kastamonu.

"Tebdil-i mekânda ferahlık vardır," denilmiştir. Hem mekânı değiştirmek hem de Allah’ın yarattığı yeşilin elli tonunu görerek ruhumuzu ve gözlerimizi dinlendirmek; tefekkür ve tezekkür eylemek için geçen hafta Konya Aydınlar Ocağı yönetimi olarak Kastamonu’ya bir seyahat gerçekleştirdik.

Girişten de anlaşılacağı üzere bu yazımız Kastamonu üzerine olacak. Kastamonu’nun bu fakirin hayatında da apayrı bir yeri vardır. Öğretmenlik mesleğindeki ilk göz ağrım Kastamonu ve onun şirin ilçesi Daday’dır. Dolayısıyla bu seyahat, benim için aynı zamanda bir sıla-i rahim anlamı taşıyordu.

"Haydi, basalım izlere!" diyerek yola çıktık. Elhamdülillah, bir cuma vakti yağmur eşliğinde Nasrullah Camii’ne ulaştık. Şair, "Bugün pazar, yağmur yağıyor," der; biz ise "Bugün cuma, yağmur yağıyor," dedik. Arabamızın ön camına vuran yağmur damlalarının takırtıları eşliğinde şehre girdik. Sanki gökyüzü göz kapaklarını ardına kadar açmış, gözyaşlarıyla toprağı suya doyuruyor; hazırlıksız yola çıkan bizleri de tatlı tatlı ıslatıyordu.

Nasrullah Camii, Kastamonu’nun nirengi noktasıdır. Osmanlı döneminde şehirde inşa edilmiş ilk anıtsal yapıdır ve bir külliyedir. "Nasrullah’ın suyundan içen, yedi yıl sonra buraya tekrar gelir," inanışı bizim için de gerçeğe dönüştü. En son 2021 yılında gelmiştik; takvimler 2026'yı gösterirken yeniden Kastamonu’dayız.

İstiklal Savaşı’nın en önemli lojistik hattı olan İnebolu-Ankara yolu, diğer bir ifadeyle "İstiklal Yolu" Kastamonu’dan geçer. Millî Şairimiz Mehmet Akif’in Nasrullah kürsüsünden yaptığı o coşkulu vaazlar ve irşat faaliyetleri bu topraklarda unutulmaz izler bırakmıştır. Caminin girişindeki sol tarafta yer alan vaaz kürsüsüne bakarken; Mehmet Akif’i dinlemek için can atan Abdurrahmanpaşa Lisesi öğrencilerini, bayrak ve vatan şairlerimiz Arif Nihat Asya ile Orhan Şaik Gökyay’ı tarihin gözlüğüyle görmeye, hissetmeye çalıştık.

Cumanın feyzinden istifade ettikten sonra, şadırvanın altında bizi sabırsızlıkla bekleyen Hüma Hatun Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi Müdürü —Daday İHL’den öğrencim— Ahmet Cemal Yaşar ile buluştuk. "Uyduk Cemal Yaşar Hoca’ya," diyerek onun rehberliğinde tarihin izlerine basmak üzere yola koyulduk; yağmur altında hem ıslanıp hem de tarihin derinliklerine daldık.

Hocamızın tecrübeli bir rehber olması bizim için büyük bir nimetti. Dostlar; Türkiye’de tarihi dokusunu en iyi koruyan şehirlerin başında şüphesiz Kastamonu gelir. Kentte bin beş yüz civarında tescilli konak bulunuyor ve bu mekânların pek çoğu bugün aktif olarak kullanılıyor. Yaklaşık 150 binlik nüfusu, bozulmamış doğası, tertemiz havası, samimi insanları ve enfes mahalli lezzetleriyle Kastamonu; asude, dingin bir liman arayanlar için en doğru adreslerden biri.

Yağmur altında adımlarken, Yavuz Bülent Bakiler’in kayınpederinin ailesine ait olan Yılanlıoğlu Medresesi ile iki şehzadenin (Cem Sultan ve Sultan II. Bayezid) arasındaki taht rekabetinin nişanesi olarak yaptırılan hanlar da ziyaret ettiğimiz yerler arasındaydı. Bu hanların günümüzde de hâlâ hizmet veriyor olması, geçmişi yaşatmak adına gurur verici bir kazançtır.

Sokağın iki yanında sıralanan konaklara hayranlıkla bakarak, içlerindeki yaşanmışlıkları hayal ede ede Kastamonu Kalesi’nin bedenlerine kadar tırmandık.

"Kaleden iniş mi olur, ham demir gümüş mü olur?" sorusunun cevabını ve yolculuğumuzun devamını önümüzdeki haftaya bırakalım. Haftaya Kastamonu’nun sırlarını keşfetmeye inşallah devam edeceğiz.

Bugünkü yazımızı dostumuz, eğitimci ve şair Şaban Cebeci’nin "Can Kastamonu" şiirinden bir dörtlükle taçlandıralım:

"Kadim şehrin iki güzel simgesi; Bir kalesi, bir de saat kulesi. Gönüllere huzur verir gölgesi, Görmeden geçersem küserler bana."

Selam ve dua ile...