Prof. Dr. Firdevs Güneş yazdı;

Sosyal Medya Sarmalı

Beğenme, paylaşma, yorum yapma… Sosyal medya, çevrimiçi bağlantılarla etkileşimde bulunulan dijital platformlardır. Bunlar yoluyla iletiler gönderilmekte, fotoğraf, video ve yazılar paylaşılmakta, görüntülenmekte, bilgi, deneyim ve anılar aktarılmaktadır. Bu yönüyle çoğu kişinin hayatında önemli rol oynamaktadır. Sadece yetişkinler değil, çocuk ve gençler de sosyal ağlarda sürekli gezmekte ve etkileşimde bulunmaktadır. Özellikle gençler küçük yaşlardan itibaren bu çevrimiçi platformlarda yer almaya, profil oluşturmaya ve aktif sosyal etkileşime girmeye çabalamaktadır. Sosyal medya çocuk ve gençler için bazı yararlar sağlamakta ancak önemli tehlikeleri de içermektedir. Ailelerin bunları bilmesi ve önlemler alması gerekmektedir.

Sosyal medya denilince Facebook, Instagram, Linkedin gibi sosyal ağlar, YouTube, TikTok gibi video platformları, WhatsApp ve Telegram gibi anlık mesajlaşma servisleri akla gelmektedir. Facebook, metin, resim, video gibi içeriklerin paylaşıldığı, Instagram fotoğrafların yüklendiği sosyal ağlardır. Bu ağlarda kullanıcılar kendi hayatlarını ve deneyimlerini sergileyen fotoğraflar paylaşmaktadır. YouTube, videoların yüklendiği ve video formatındaki içeriklerin izlendiği video paylaşım platformudur. TikTok ise dans, komedi, eğitim gibi çeşitli içerikte kısa videolar oluşturma, paylaşma ve canlı yayın yapmaya olanak tanıyan bir sosyal medya uygulamasıdır. Videolar genellikle müzik eşliğinde çekici olarak sunulmaktadır. WhatsApp ve Telegram en yaygın anlık mesajlaşma servisleridir. Facebook, Instagram, YouTube ve TikTok kullanımı için çocukların en az 13 yaşında olması,18 yaşından küçükler için ebeveyn izninin bulunması gerekmektedir. Ancak yaş sınırına uyulmadığı ve kontrol edilmediği bilinmektedir.

Olumlu Yönleri: Sosyal medya doğru kullanıldığı takdirde çocuk ve gençlere çeşitli yararlar sağlamaktadır. Bunların başında kolay iletişim gelmektedir. Bu ağlar sayesinde çocuk ve gençler okul dışında dilediği zaman sınıf arkadaşlarıyla iletişim kurabilir ve bilgi alışverişinde bulunabilirler. Ödev ve okul projelerinde iş birliği yapabilirler. Bilgi ve becerileri hızlı bir şekilde paylaşabilirler. Sosyal medyanın ikinci önemli yararı bireysel gelişime katkı sağlamasıdır. Çocuk ve gençlere ilgi alanlarına yönelik gruplara katılma, hobilerine ilişkin bilgiler edinme, dil, zihin ve sosyal becerilerini geliştirme olanakları sunar. Böylece sosyal medya kişiliklerini keşfetmelerine ve bunu güvenle ifade etmelerine yardımcı olur. Hatta ilgi alanlarını ve hobilerini güçlendirebilir. Üçüncü önemli yararı ise sosyal etkileşimi artırmasıdır. Çocuk ve gençler sosyal medyada arkadaşlarının ve tanınmış kişilerin paylaşımlarını görüntüler, izler, beğeni ve yorum yapabilirler. Böylece yeni bilgi ve beceriler öğrenebilir, gelişmeleri izleyebilir ve keşifler yapabilirler. Kendileri de yazı ya da görsel paylaşarak geri bildirim alırlar. Bunlar sosyal etkileşimi artırmaktadır. Bir diğeri ise sosyal medya, utangaç gençlerin kendilerini ifade etmelerini sağlamakta, bir topluluğa ait olma izlenimi vermekte, açık tartışmayı teşvik etmekte ve emojilerle duygularını belirtmesine olanak tanımaktadır. Sosyal medyayı doğru kullanmak için ailelerin çocuklarına dijital dünyayı tanıtmaları ve sosyal medyadan nasıl yararlanacaklarını anlatmaları gerekmektedir.

Olumsuz Yönleri: Sosyal medya olumlu olduğu kadar olumsuz yönleri de içermektedir. Özellikle çocuk ve gençler için ciddi tehlikeleri bulunmaktadır. Onları küçük yaştan itibaren sosyal medyanın tehlikelerinden korumak gerekmektedir. Bu tehlikelerden bazıları şöyledir:

Yanıltıcı görüntüler: Çoğu kullanıcı sosyal medyada hayatının sadece olumlu yönlerini sergileyen güzel, şık ve gösterişli fotoğraflar yayınlamaktadır. Yani çeşitli fotoğraflarla zengin, lüks, ışıltılı, şatafatlı ve mükemmel bir hayat gösterisi sunulmaktadır. Özellikle fenomenlerin paylaşımlarında bu durum açıkça görülmektedir. Örneğin lüks arabalar, villalar, lokantalar, kıyafetler, saç tasarımları, makyajlar, takılar, çantalar, güneş gözlükleri vb. Bazı gençler bu görüntülerden çok etkilenmekte, lüks yaşantılarıyla öne çıkan bu kişileri model almaktadır. Onlar gibi yaşamak için kısa yoldan zengin olma hevesine ve çabasına kapılmaktadır. Sosyal medya fenomenine veya ünlü bir sanatçıya hayranlık duymak ergenliğin normal bir gelişim özelliğidir. Ancak bu durum sınırlı ve bilinçli olmalıdır. Kontrolsüz hayranlık gençleri mutsuzluğa sürüklemekte, kendi hayatlarına veya içinde bulundukları koşullara üzülmelerine neden olmaktadır. Bu durum zamanla ruh sağlığı üzerinde yıkıcı etkilere neden olabilmektedir. Araştırmalara göre, sosyal medya ile gençlerde artan kaygı, depresyon, yalnızlık, kendine zarar verme ve intihar düşünceleri arasında ilişki bulunmaktadır.

Düzenlenmiş fotoğraflar: Fenomenler ile bazı kullanıcılar sosyal medyada paylaşılan fotoğraflarda hep mükemmel görünmektedir. Bu onların doğal görünüşleri değildir. Tam tersine filtre, efekt, foto shop gibi fotoğraf düzenleme tekniklerinin sonucudur. Fotoğrafların daha etkileyici görünmesi için düzenleme programları kullanılmakta, çeşitli işlemlerle istenilen görüntüler oluşturulmaktadır. Fotoğraflara renk, ışık ve gölge ekleme, cilt tonunu değiştirme, göz, burun ve ağız özellikleri düzenleme, gençleştirme, parlayan efektler kullanma gibi işlemler uygulanmaktadır. Bu tür tekniklerle eşsiz görüntüler elde edilmekte, gösterişli ve güzel resimler paylaşılmaktadır. Bunlar şarkı, türkü ve müziklerle de desteklenmektedir. Aileler çocuk ve gençlere sosyal medyadaki resimlerin her zaman gerçek olmadığını, görüntülerin çoğu zaman abartılı bir şekilde düzenlenmiş veya kurgulanmış olduğunu açıklamalıdır.

Sanal kimlik: Sosyal medya meşhur olmanın en kolay yoludur. Bazı kullanıcılar ilginç yol, yöntem ve görüntülerle dikkat çekmeye, arzu ettikleri kimliklere girerek kendilerini farklı göstermeye çalışmaktadır. Özellikle fenomen veya ünlülere özenen gençler sosyal medyada kendilerini daha güzel, daha zengin, daha eğitimli, önemli bir iş adamı ya da meslek sahibi, konunun uzmanı, usta gibi tanıtmakta, farklı görünümler vermektedirler. Oluşturulan sanal kimliğe uygun görseller, videolar ve yazılar paylaşmaktadırlar. Bir süre sonra sanal kimliğin etkisinde kalarak kendilerini öyle hissetmektedirler. Bu durum gerçek yaşamdaki kimlikle sanal kimliğin çatışmasını getirmektedir. Bireyin zamanla kendi oluşturduğu sanal kimliği daha çok benimsemesi, kendi öz benliğine yabancılaşmasına neden olmaktadır. Böylece sosyal medya sarmalına düşmekte ve gerçek kimliğinden uzaklaşmaktadır. Bazıları meşhur olma ya da sanal kimlik uğruna tüm birikimini harcamakta, evden kaçmakta, aile ve yuvasını dağıtmakta, yasa dışı yollara, sanal kumara, yasaklı maddelere yönelmekte, suç işlemekte ve intihar etmektedir.

Uygunsuz içerikler: Çoğu sosyal medyada çeşitli konularda içerikler yayınlanmaktadır. Çoğu platformda uygunsuz ve olumsuz içerikler için filtre konulmaktadır. Buna rağmen çocuk ve gençler yaşlarına uygun olmayan mesajlar, çıplaklık, vahşet ve şiddet içerikli görsellerle karşılaşmaktadır. Bazı kişiler kasıtlı olarak reklam, propaganda, tehdit ya da nefret içerikli mesajlar yayınlamaktadır. Ayrıca çevrimiçi yollarla kolaylaşan siber zorbalık, tehdit, baskı, hakaret, her türlü dolandırıcılık, veri hırsızlığı, kötü niyetli kişilerin ağına düşme, kötü alışkanlıklar, kumar tehlikesi, kandırma içerikli yayınlar da görülmektedir. Böyle durumlarda çocukların fazla etkilenmemesi için önlemler almak ve rehberlik etmek gerekmektedir.

Bağımlılık yapma: Sosyal medya bağımlılık yapacak şekilde tasarlanmıştır. Dijital bağımlılık da denilen bu olgu, sosyal medya uygulamalarının tasarım ve sunum şeklinden kaynaklanmaktadır. Video oyunlarında olduğu gibi sosyal medyada da kullanıcıları uzun süre platformda tutmak üzere teknikler uygulanmaktadır. Örneğin videoları tekrar tekrar izleme gibi. Kullanıcılar fotoğraf, video, klip, müzik, paylaşım, beğeni ve yorum derken sosyal medya sarmalına kendilerini kaptırmaları ve zamanı unutmaları beklenmektedir. Bu nedenle 13- 24 yaş arası gençlerin neredeyse dörtte biri sosyal medya bağımlısıdır. Bunlar sosyal medyadan kopmakta çok zorlanmakta ve içinde saatlerce gezinmektedir. Bunu önlemek için süre ve kurallar belirlenmelidir. Günlük işler, zorunlu etkinlikler ve boş zaman uğraşları arasında bir denge kurulmalı, sosyal medyada geçirilen zaman sınırlandırılmalıdır. Ancak sosyal medya kullanımını tamamen yasaklanmamalıdır. Sosyal medyanın doğru kullanımı öğretilmelidir.

Dil ve zihinsel becerileri etkileme: Dil ve zihinsel gelişim üzerinde bazı olumlu etkileri olmasına rağmen düzenli sosyal medya kullanımı uzun vadede bireyin zihinsel gelişime zarar vermektedir. Araştırmalara göre, düzenli sosyal medya kullanımı eleştirel düşünme ve karar verme becerilerini olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca odaklanma ve dikkat becerilerini azaltmaktadır. Yine bazı araştırmalar, sosyal medyanın aşırı kullanımı gençlerde utangaçlığı ve özgüven eksikliğini artırmakta, çevresiyle günlük iletişim kurmasını zorlaştırmaktadır.

Aile bağlarını zayıflatma: Eskiden ailece sohbetler yapılır, birlikte yemek yenir, oyun oynanır ve eğlenceler düzenlenirdi. Sosyal medya ile birlikte aile üyeleri arasındaki iletişim ve etkileşim azalmakta, herkes ya telefon ya da bilgisayar başında vakit geçirmektedir. Sosyal medya aile içi sohbet ve ortak etkinlikleri engelleyici olmaktadır.

Önlemler: Aileler çocuk ve gençlerin sosyal medyayı bilinçli ve doğru kullanması için rehberlik yapmalıdır. Onlara sosyal medya kullanmanın başında eşlik etmeli ve uygulamaları nasıl kullanacaklarını öğretmelidir. Bu amaçla aşağıdaki etkinlikler yapılmalıdır.

Sosyal ağları tanıma. Aile olarak sosyal ağın içeriği ve kullanıcıları incelenmelidir. Bu ağın çocuğunuz için uygun olup olmadığına karar verilmelidir. Deneme süresinden sonra sosyal ağı ve içerikleri izlemeye devam edilmelidir.

Profili oluşturma. Profil çocukla birlikle oluşturulmalıdır. Çocuğu çevrimiçi ortamda korumak ve gönderilerin yalnızca belirli bir izleyici kitlesi tarafından görülebilmesini sağlamak için en güvenli gizlilik ayarları seçilmelidir.

Kademeli ilerleme. Çocuğun sosyal medyayı öğrenmesine ve kendi başına yönetmesine yardımcı olmak için başlangıçta sessiz bir gözlemci olunmalı, giderek kontrol azaltılmalıdır.

Sorgulamayı öğretme. Çocuğa çevrimiçi paylaşımlara ve kullanıcılara karşı her zaman dikkatli olma ve eleştirel gözle bakma öğretilmelidir. Çoğu zaman gerçekçi davranılmadığı ve mükemmel bir dünya sunulduğu söylenmelidir. Olaylara şüpheyle yaklaşma öğretilmelidir.

Süre belirleme. Sosyal medya kullanımına sınırlama koyulmalı ve çocuğun gün boyunca başka etkinliklere de zaman ayırması sağlanmalıdır. Ayrıca çocuğun uyması gereken bazı kurallar belirlenmelidir. Örneğin özel e-posta adresini paylaşmama, çevrimiçi kimliğini bilmediği kişilerden gelen arkadaşlık isteklerini kabul etmeme gibi.

Sonuç olarak, sosyal medya doğru kullanılırsa çocuk ve gençler için önemli yararlar sağlamaktadır. Bunun için onlara sosyal ağları iyi tanıtmak, rehberlik etmek ve öğretmek gerekmektedir. Bu süreçte uygulamaların farklı işlevlerini açıklamak, gizlilik ve güvenlik ayarlarını yapılandırmak da önemli olmaktadır. Aileler, çocuk ve gençleri sosyal medya sarmalına düşmekten korumak için önlemler almalı ve geleceklerine yön vermelidir.

Fatma Bardakçı yazdı;

ÇOCUK KİTAPLARINDA CİNSİYETÇİLİK-2

Bu kez, cinsiyetçilik konusu özelinde irdeleyeceğim kitap Hüseyin Yurttaş tarafından kaleme alınan “Cüceler Gezegeni” başlıklı çocuk kitabı. Konusu kısaca şöyle:

Dünya yaşanmaz hale gelince koloni kurulacak yeni bir gezegen arayışına girilmiştir. “Gökyüzü İncisi” adlı gezegende 20-30 cm boylarında insanların yaşadığı anlaşılınca, geri dönmemek üzere buraya gönderilecek ilk ekip seçilir. Gezegenin adı ise “Cüceler Gezegeni” olarak değiştirilir. Sonuçta ekip dünya insanının bu gezegene uyumunun mümkün olmadığına karar vererek geri döner. Olaylar, 12 yaşındaki Cenk’in ağzından anlatılmaktadır.

Kitabı, çarpıcı bulduğum kimi örnekler vasıtasıyla cinsiyetçilik yönünden değerlendireceğim. Örnekleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan 11. Basımdaki sayfa numaralarını göz önünde bulundurarak sunacağım.

(Sayfa 6) Uzaya gidecek olan on dört kişiyiz: Komutan Endru ve eşi Dora; annem, babam ve ben; Komutan yardımcısı Sobar ve eşi Selina, Oz ve eşi Oza, Profesör Sindi ve eşi Sindera, güvenlik görevlileri ve silahşorlar Mitte, Altora ve Kanti. Gemimizdeki on beşinci yolcu bir insan değil, bir köpek: Çomar.

Bu ifadelerin aklıma getirdiği soru şu: Yazar, hangi yolcuları “birey” olarak sunacağına neye göre karar vermiş? Kimleri birey olmaya layık görüyor?

İfadelere kabaca bakınca makam ve mesleklere ayrıcalık gösterildiğini düşünebiliriz. Ancak Oz, herkesten bağımsız anılan ismiyle bireylik kazanıyor. Onun mesleği belirtilmemiş. İleride anlayacağımız önemli özelliği olan “cücelik” ise meslek değil. Çomar’ın özelliği olan “köpeklik” de öyle. Hadi bunları söylenmeden tahmin edilemeyecek, ayırıcı, belirtilmesi gereken özellikler olarak sayalım.

O halde kadınların yalnızca “eş” olarak sunulup, müstakil birey olmaya layık görülmemelerini herhangi bir meslekleri ve ayırıcı özellikleri olmamasına bağlayabilir miyiz? Öyleyse onlara haksızlık yapılmadığını düşünebilir miyiz?

Hayır, düşünemeyiz. Çünkü yazar, bu ifadelerin devamında “(sayfa 7) Gemide herkesin bir işi, işlevi var. Hepsi de uzay araçlarını, diğer araştırma araçlarıyla laboratuvarları kullanma konusunda uzun eğitimlerden geçmiş.” diyor. Az önceki şekilde yazarı aklamaya kalkarsak bu kez şunu kabul etmemiz gerekecek: Yazar, kadınları yok sayıyor, onları “herkes, hepsi” ifadelerinin kapsamına almıyor.

Yazarın bu iki kusurdan hangisini işlediğini ilerleyen sayfalar söylesin ama bir kusuru daha var. Kadınların isimlerine bile özenilmemiş. Sindera ve Oza eşlerinin uzantılarından başka bir şey değiller. Dora, eşinin ismini biraz eğip bükerek almış. Selina farlı görünse de eşinin baş harfinden kaçamamış. Erkeklerin isimlerine özenilmediği de düşünülebilirdi elbette. Ama onların isimleri ikinci sırada verilseydi ve kitabın geneline yayılan erkek cinsiyetini kayırıcı bakış açısı kendini belli etmeseydi…

Sayfa 7’deki bahsi geçen ifadelerin devamına bakalım:

Fizik, kimya, uzay bilimi üstüne geniş bilgileri var. Ayrıca her birinin özel olarak uzman oldukları alanlar var. Örneğin benim annem ve babam doktor… Cüce Oz ve eşi Oza da sırf cüce oldukları için seçildiler. Hem Oza hamile. Orada çocuğu olacak…

Bir kadının mesleği, kocasınınkine benzemek şartıyla belirtildi. O, eş olmaktan ziyade ana karakterin “annesi” sıfatıyla anılmaya layık görülmüş, yine birey olamamıştı. Acaba bu sıfatı nedeniyle torpilli mi sayılıyor? Bu yüzden “herkes, hepsi” kapsamına girmeyi hak mı etmiş? Bakalım.

Daha önemli bir konu var. Oza, eşi ile aynı ayırıcı özelliğe sahipmiş. Yani cüceymiş. Üstelik hamile. Oz’unkinden daha büyük bir fonksiyona sahip. Bebeğinin yeni gezegende nasıl doğacağına ve oraya nasıl uyum sağlayacağına bakılacak. Bu durumda, ille biri “eş” olarak sunulacaksa “Oza ve eşi Oz” ifadesi daha makul olmaz mıydı? Bazı zihinlerde, “Bebek babanındır” kabulünün yankılandığını duyar gibiyim. Biyoloji bilimini, görünen köyü vs yok sayarak öyle olduğunu farz edelim. Yeni, yabancı, araştırılması-tanınması hedeflenen bir gezegende bebeği baba doğurup emzirecek değil ya! Kurgu gereği Oza’nın önemi tartışılamaz.

(Sayfa 13) (Fırlatma öncesi, geminin içinde bekliyorlar) Gemiye bindiğimizden beri hepimizde bir tedirginlik var. Bu, elde olmayan bir şey. Annemle babam da üzgün. Dün bir ara annem ağladı bile. Babam “İnsanlık adına uzaya gitmeyi bile bile seçtik.” diyerek ona çıkıştı. O ise dudaklarını ısırdı ve usulca “Elimde değil.” demekle yetindi. Ben de onun gibi duygusaldım. Ama diğer yandan uzayın derinliklerine doğru yol almak düşünün ve tutkusunun heyecanı da damarlarımda atmıyor değildi.

Burada yazar, ait olduğu gezegenden ayrılmanın tedirginliğe, hüzne neden olacağının farkında görünüyor. Yine de bu duygulanmanın makul olduğunu, ayıplanması gereken bir durumun söz konusu olmadığını erkekler adına ilan etmek ihtiyacında olacak ki bazı ayrıntıları söylemeden geçemiyor. Aslında şunu diyor:

Elimizde olmadan duygulandık ama bunun kadınsı duygulanma olacak hali yok. Bir kere, dün ağlayan annemdi. Babam ve ben ağlamadık. Babam, karısına sert bir dille yersiz duygulandığını bildirme hak ve yetkisine sahipti, şanına yakışır şekilde bunu yaptı da. Ben 12 yaşında bir çocuk olduğumdan babama göre daha duygusaldım. Ama yine de yetişkin bir kadın olan anneme fark attım elbette. Onun damarlarında olmayan tutku ve heyecana sahiptim (ne malumsa). Duygusallığım daha yüzeyseldi.

Yazarın “Ama diğer yandan…” ifadesini kullanması; tutkuyu, heyecanı duygusallığın zıddı olarak gördüğünü gösteriyor. Duygusallıktan anladığı şeyin ise hüzün olduğu açık. Bu bakış açısı gerçeği yansıtmasa da toplumsal algıyla paralel. (Gerçekçi bakış açısıyla ise birden fazla, üstelik birbiri ile çelişen duyguların bombardımanında olan Cenk, daha duygusal algılanmalıdır.)

Toplumumuz, duygusallığın kadınlara yakışır bir zayıflık olduğunu düşünür. Duyguların neden kötü olduğu sorusunu sormaz da cevaplamaz da. Duygu denilince akıllara ilk gelen, gözyaşıdır. Ben toplumumuzun gözyaşı konusundaki tutumuna ise şu örneği veririm: Camide, inandığı dinin peygamberini ağlatan olayı dinleyip dertlenirken yanında götürdüğü küçük oğlu ağlasa dönerek “Sus ulan, erkek adam ağlar mı?” diye azarlayacak potansiyelde bir toplum… İşte yazar, gözümde bu çelişkinin temsilcisi…

(Sayfa 18) Komutan yardımcısı Sobar, geminin ana kumanda bölümünden hemen hemen hiç çıkmıyor. Bu işte komutan Endru kadar ona da görev düşüyor. En büyük yardımcısı ise karısı Selina. Profesör Sindi’nin bölmesi ise tümüyle özel. Geminin en büyük bölümlerinden biri. Orası gerçekten bir araştırma merkezi, tam bir laboratuvar. Profesör Sindi her an, bir şey kaybetmiş de onu arıyormuş gibi dalgın ve düşünceli bir adam. Tam bir bilgin ama. Uzay yaşamı ile dünyadaki yaşam arasındaki uyum konusundaki araştırmalarıyla ünlü. Fizik, kimya, elektronik ve iletişim ile ilgili konularda da geniş bilgiye sahip. Eşi Sindera da onun en büyük yardımcısı. Zaten gemide işler ona göre düzenlenmiş. Seçimler buna göre yapılmış. Mitte, Altora ve Kanti ise uzay ile ilgili her türlü bilgi ve beceriye sahip birer asker. Zaten onlara uzay komandoları diyoruz. Hepsi de birbirinden yürekli ve bilgili. Neredeyse insanüstü yetenekleri var ve güçlüler. Boyları bosları, giyim ve kuşamları hepimizden farklı. Onları daha karşıdan görünce etkileniyorsunuz. Evet, güvenlik sorumlularımız onlar.

Paragrafta açıkça görünen şu: Erkekler uzun uzun tanıtılıyor, bol bol övülüyor. Kişilerin etraflıca tanıtılmasının hedeflendiği bu paragrafta kadınlar için, önceden verilen “karı-eş” sıfatından fazlaca ne söylendiğine baktığımızda “yardımcı” sıfatından başka bir şey yok. Tabii yine kocalarının yardımcıları. Onların gölgesinden kurtuluş yok.

Erkekler hakkında bol lakırdı edilirken kadınlara verilen “yardımcı” sıfatı bile ayrıntılandırılmamış. Ne açıdan ne şekilde yardımcı? Yazar, söyleme zahmetinden kaçınca insan kendisi anlama ihtiyacı hissediyor. Selina ve Sindera daha meslek hayatlarının başında olan tecrübesiz birer asistan olabilirler mi? Hocaları olan kocalarının denetiminde çalıştıklarından mı yazar onları tanıtma ihtiyacı hissetmiyor? Öyleyse her iki asistanın kadın seçilmesi de eleştiriye konu olabilirdi ama bakalım öyle mi?

(Sayfa 20) (Fırlatma anı yaklaşırken herkes kendi bölmesinde hazırlıklarını yapıyordur.) Annem ikide bir beni arıyor. Şunu şunu şunu yapmış mıydın? Öfff! Sıkılıyorum ama! Babam ondan daha rahat. “Cenk, her şey tamam mı?” diye sordu; o kadar!

Kadınların gereksiz endişelerinin (varsayılarak) eleştirilir göründüğü, erkeklerin sağduyulu ve yerinde serinkanlı oluşlarının (varsayılarak) övüldüğü bu ifadeleri, yazarın bir paragraf önce yazdıklarını dikkate alarak yorumlayalım: Az önce son uyarıları aldık. Kemerlerimizi bağladık. Altımızdaki balonları şişirdik. Uzaya fırlayış anında yere çakılır gibi vurup sakatlanabilirsiniz yoksa.

Annesinin sorguladığı şeyler, sakatlanmamak için alınması gereken önlemler! Yere çakılan kısmı başı olursa ölebilir de örneğin. Üstelik çocuk tek başına! Böyle bir konuda bile sayın yazarımız üşenmemiş, “Kadınlar gereksiz paniklemeleriyle insanı bunaltır.” mesajı verme derdinde!

Buradaki baba son derece düşüncesiz, açıkça ihmalkâr. Ancak bu marifetmiş gibi sunuluyor. Konu okul çantası hazırlamak filan olsa neyse!

Yazarın bu ifadelerden maksadı ne olabilir? “Bana bakın sevgili toplumum. Zihinlerinizin kim bilir ne zaman ne şekilde ürettiği gerçek dışı kadın-erkek farklarını bana güzel dayattınız. En iyi öğrenciniz benim.” mesajı vererek -olay akışına uysun uymasın- beğeni toplamak filan mı?

(Sayfa 29) (Cenk, kırmızı alarm düğmesinin ışığının yandığını fark etmiştir. Yanında Oz ve Oza vardır) Hemen komutan Endru’yu aradık. Komutan Endru, Sobar ve Profesör Sindi komuta bölmesinde ileri gözlem kameralarına bakıyorlardı. Demek ki tehlikeden çoktan haberdar olmuşlardı.

Bu cümleleri şöyle de yazsa aynı kapıya çıkardı: Tehlike, benim gibi bir çocuğun fark edeceği kadar açıktı. Dolayısıyla erkekler bu önemli durumu görmekte gecikmemişler, anlamaya çalışıyorlar, müdahale planları yapıyorlar. Kadınlar ise kim bilir nerede hangi dedikoduya gömülmüşler? Gemi yansa umurlarında olmayacak.

(Sayfa 38) (Rota üstünde bir gezegene inerek gemilerinin durumuna bakarlar. Komutan Endru ve Profesör Sindi -yine erkekler- sorunu tespit ederler. Yukarıda bahsi geçen tehlike bir gök taşıdır. Kısacası, elektrik donanımına zarar vermiştir.)

Sindera, elindeki komuta düğmesine basmadan eşinin görüşünü alma gereğini duymuş olmalı ki:

-Robotları çağırıyorum Sindi, dedi, tamam mı?

-Çağır, dedi Profesör Sindi dalgın dalgın. Haklısın Sindera, Tiko ile Toko’ya düşüyor bu iş.

Sindera, sorunu robotların çözeceğini anlamış ama özgüvensiz. Tespitinden emin olamıyor. Bunun nedeni ne olabilir? İşte, birkaç ihtimal; 1. Sindera asistanlığının değil, mesleki eğitiminin başlarında. 2. Kadın kendi düşüncesine hemen güvenmemeli, mutlaka bir erkekten teyit almalı. 3. Aslında Sindera komuta düğmesine basmayı çok seviyor, bunun için fırsat kolluyor… Bakalım yazarın tercihi makul olan ilk seçenekten yana mı?

(Sayfa 52) (Yolculuk devam ederken Oz, Cenk’e eflatun bir ışık gösterir. Sonradan uzay aracı olduğu anlaşılan bu cismi Cenk yetkililere bildirecektir.) Komutan Endru’nun odasını aradım. Komutanın gözü, önündeki uzay haritalarındaydı. Sanırım yolculuğumuzla ilgili bir değerlendirme yapıyordu. Bunun için onu rahatsız etmemek gerektiğini düşündüm. Bu kez komutan yardımcısı Sobar’ın odasına bağlandım. Sobar ile Selina odalarında yoktular. Sonra Profesör Sindi’yi aradım. Sindi, özel araştırma bölümüne geçmişti. Karşıma karısı Profesör Sindera çıktı. Durumu ona açtım:

-Bayan Sindera, dış gözlem kameralarımızda değişik bir ışığa rastladık. Rx198-WQ10-7 koduna bir bakar mısınız? Şu anda ışık orada. Hiç uzay cismine benzemiyor. Merak ettik. Haber vermek istedik.

Profesör Sindera! Önceki sayfalarda robotları çağırmayı bile danışan profesör! Kitapta Sindera’nın diplomalarının sahte olduğuna dair bir gönderme yok. Belli ki yazar, o diplomaların gerçekliğine inanıyor. Bu durumda, eğitilemeyen varlıklar olmalarına rağmen kadınlara pozitif ayrımcılık ve/veya kibarlık gereği diplomalar verildiğini düşünüyor olmalı.

Paragrafa dikkatle bakalım. Cenk tarafından önce erkekler aranıyor. Onlara ulaşılamayınca konu el mahkûm, hesapta yokken karşılaşılan kadın profesöre açılıyor. Yarım yamalak da olsa bir faydası olur belki!

Cenk’in Sindera’ya güvenmediğini; konuyu detaylandırarak, görünür hale getirerek açışından da anlıyoruz. 12 yaşında bir çocuğun, profesöre bahsedilen durumu haber etmek için “Rx198-WQ10-7 koduna bir bakar mısınız?” demesi yeterli olacaktır. “Senin kesin gözünden kaçar, uyarayım.” dercesine “Uzay cismine benzemiyor.” demesine hele, hiç gerek yoktur.

(Sayfa 67) (Cüceler Gezegeni’ne inilmiştir. Tiko ile Toko’nun, aşağıya iner inmez ilk işleri çevreyi temizlemek ve düzenlemek olur.) Onları yöneten bayan Sindera’nın işi öyle pek zor değil. Odasında oturmuş, elindeki uzaktan kumanda aracının bazı düğmelerine basması yetiyor. Üstün birer elektronik beyinleri var bu robotların. Doğrusu çok yetenekliler.

Robotları yönetme işi Sindera’nınmış! Bu durumda, robotları herkesten iyi biliyor, tanıyor olmalı. Dolayısıyla, hangi durumlarda çağıracağını da en iyi kendisi biliyor olmalı. Danışması ne kadar da yersiz! Demek ki yazar, makul olan ilk seçeneğin yanında değil, 2 numaralı olanın yanındaymış.

Bir şey daha var. Yazar Sindera’ya robotları yönetme görevini yükledi ama zihninde bir kadına böyle önemli bir işin ziyadesiyle fazla olduğu tabusu var. Dolayısıyla, adeta toplumdan/okurdan özür dileyerek işi Sindera’nın layık olduğu seviyeye çekme ihtiyacında. Bunu da robotların aslında yönetilmeye ihtiyaç duymayacak kadar gelişmiş olduklarını söyleyerek yapıyor. Artık Sindera, kadınlığına yakışır şekilde oyalanıyor, oyun oynuyor. Yapması gereken tek şey, oturduğu yerden bir iki tuşa basmayı becermek!

Yazarın zihnimde oluşturduğu resim şu: Kendisi, cinsiyetçilik içeren kusurlu ifadelerini, kitabın kusurlarını örten ifadeler olarak görüyor, onları yazmayı başardıkça rahatlıyor. Gülümseyerek zafer kahvesini yudumluyor. Afiyet olsun!

Afiyet olsun yazarım ama… Ben yetişkin bir “kadın” yazarım. Yazdıklarınızı eleştirme gücüne sahibim. Ama kitabınız çocuk kitabı! Özgüveni zaten toplum tarafından törpülenmekte olan kız çocuklar kitabınızı okudukları zaman “Bu kişi kitap yazıyor. Çevremdeki çoğu insandan daha bilgili, düşünceleri daha isabetli…” diye düşünerek özgüvenlerini koruma konusundaki dirençlerini kaybetmeleri gerektiğine ikna olmayacaklar mı? Bu ihtimal, sizi gerçekten rahatsız etmez mi?

Ekran Alıntısı742

Cumra Eki 5 7-3

Sedat Ulupınar yazdı;

İBRAHİM OĞUZ (Yazı İşleri Müdürü)

İçimizden birisidir o. O’nu tanımayanımız pek yoktur. Ne zaman Kaymakamlığa bir işimiz düşse mutlaka onunla karşılaşırız. Hep güler yüzlü, hizmetkâr ve iş bitirici tavırlarıyla tanırız onu. Hizmetinde kimseyi kimseden ayırmaz, herkesin hizmetini verebilmek için elinden gelen her şeyi yapar. Kendisi devlet memurluğunun değişik kademelerinde bulundu ve hizmet etti. Almış olduğu eğitim sebebiyle büro memurluğundan Kaymakam vekilliklerine kadar değişik görevlerde bulundu. Evet, anlatmaya çalıştığımız kişi ilçe Kaymakamlık yazı işleri müdürümüz İbrahim Oğuz’dur.

Asıl adı Orhan olmasına rağmen hepimiz onu İbrahim olarak biliriz. 1959 yılında Çumra merkezde dünyaya gelen İbrahim Oğuz İlkokulunu Hürriyet İlkokulunda okudu. Daha sonra Çumra Cumhuriyet Lisesini bitiren İbrahim Oğuz 1982 yılında Konya Milli Eğitim Müdürlüğünde büro memuru olarak göreve başladı. 1983 yılında Çumra İmam Hatip Lisesine tayini çıkan İbrahim Oğuz burada iki yıl kadar görev yaptı. İbrahim Oğuz İmam Hatip Lisesinde gerek öğretmenler ve gerekse öğrenciler tarafından çok sevilen ve takdir edilen bir kişiliğe sahipti. Öğrencilerin sıkıntılarıyla yakında ilgilenir ve onlara arkadaş gibi davranırdı. Kendisi bütün bu tavırlarıyla özellikle imam hatip camiasında büyük takdir toplamıştır.

1985 yılında ilçe Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde Eğitim Büro Şefi olarak görev alan İbrahim Oğuz 1987 yılında Önlisans eğitimini tamamlayarak İlçe Kaymakamlık Yazı İşleri Müdürlüğüne atanmıştır. 1991 yılında lisans eğitimini tamamlayan İbrahim Oğuz Kasım 2024 tarihine kadar Kaymakamlık Yazı İşleri Müdürü olarak çalışmış ve emekliye ayrılmıştır. İbrahim Oğuz ilçeye tayin olunan Kaymakamların göreve başlamaları aralığında görevi her zaman vekâleten ve başarıyla yürütmüştür.

İbrahim Oğuz Türk Demokrasisinin en sıkıntılı dönemlerinden birisi olan 28 Şubat sürecinde de ilçede Kaymakam Vekili olarak görev yapmış, ortaya koyduğu hizmeti, idareciliği ve tavırlarıyla ilçe halkının ve protokolün hep takdirini kazanmıştır.

İbrahim Oğuz çok mülayim, dinlemesini bilen, yardım etmekten hoşlanan, gurur ve kibir nedir bilmeyen, güler yüzlü ve tatlı dilli bir hemşerimizdir. Yıllardır ilçemizde olağanüstü bir titizlik ve gayretle, severek ve sevilerek hizmet eden sayın İbrahim Oğuz abimize bütün bu hizmetleri için teşekkür eder, Allah’tan kendisine hayırlı ömürler dilerim.

Prof Dr. Mevlüt Mülayim yazdı;

AV. HAYDAR KOYUNCU (1)

Hizmete adanmış 80 yıllık bir ömrü birkaç sayfaya sığdırmak mümkün değil, ancak böyle önemli bir şahsiyeti kısa bir sürede özet halinde birkaç anı ile sizlere yazmaya çalıştım.

Haydar Koyuncu: Konya’nın Haydar Abisi, Bu Başlık İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi 2020-2021 GÜZ DÖNEMİ HIST200 DERSİ FİNAL PROJESİ’nin Kapağındaki başlığıdır

Av. Haydar Koyuncu Konya’nın yetiştirdiği önder ve ender isimlerden biridir. Konya’nın duayen siyasetçisi olarak bilinir. Bazılarına göre de Haydari tarikatının lideridir, biliyorsunuz ki böyle bir tarikat yok, ancak 1980 darbesinde bu konu ciddi araştırılmış ve böyle bir tarikatın olmadığına kanaat getirilmiştir.

Av. Haydar Koyuncu, 1925 yılında Konya’nın Çumra ilçesinin İçeriçumra Kasabası’nın Pir Ahmetli Mahallesinde dünyaya gelmiştir (01.03.1925-01.12.2005).

Haydar Koyuncu’nun babasının ismi Hacı Hasan Efendi, Annesinin ismi ise Fatma Hanım’dır. Haydar Koyuncu’nun dört kardeşi vardır. Bu dört kardeşin biri kız (Lütfiye) ve üçü erkektir (Süleyman, Hidayet ve Seyit).

Haydar Koyuncu, İlkokulu İçeriçumra Kasabası’nda bulunan ilkokulda okumuş, Orta Okul ve liseyi Konya’da okumuştur. Haydar Koyuncu ilkokuldan on bir arkadaşıyla beraber mezun oldu ve bu on iki kişiden sadece beş kişi ortaokula kayıt olabildi. Bu beş kişinin arasından ise ortaokulu bitirebilen tek kişi başarılı bir öğrenci olan Haydar Koyuncudur. Ortaokulu Karma Ortaokulunda ve sonrasında Liseyi Konya Lisesi’nde bitirmiştir. Lisede bir sene boyunca Turgut Özal ile sınıf arkadaşıydı.

Haydar Koyuncu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dört yıllık eğitim ve öğretim döneminde kendisini politikanın tam ortasında bulmuş, dedesi Haydar Efendi ve babası Hasan Koyuncudan aldığı politika derslerini burada da devam ettirmiştir.

Haydar Koyuncu, aynı köyden liseden mezun olduğu 1947 senesinin Ağustos ayında, halasının kızı Ayşe Hanım’la evlenmiş ve bu mutlu evliliğinden altı çocuk dünyaya gelmiştir. Kızları: Lütfiye, Sıdıka, Ülker, Fatma, Kübra isminde beş kızı ve Hasan isminde bir erkek çocuğu vardır.

Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Askerlik görevini Edirne’de ve avukatlık stajını Av. Fuat Anadolu’nun yanında Konya’da tamamlamış ve Konya’da Hükümet Meydanında 1953 senesinin ekim ayında açtığı hukuk bürosu avukatlığa başlayıp adalet ordusuna katılmıştır.

Haydar Koyuncu, bizim topraklarımızda yetişen fikir ve siyaset hayatının ustalarından önemli kişilerden birisidir.

Devlet ve demokrasi denince, canını ortaya koyan Av. Haydar Koyuncu; bir cumhuriyet insanı olup normalden farklı özelliklere sahiptir. Muhafazakâr ve dindar bir insan olmasına rağmen Atatürk’ü ve devrimleri içine sindiren, daima yüzü batıya dönük çağdaş bir insandır.

Yüzlerce gencin sahne performansı izleyenleri büyüledi
Yüzlerce gencin sahne performansı izleyenleri büyüledi
İçeriği Görüntüle

Bir köy çocuğu olduğu halde ülkeyi aydınlatacak ve geliştirecek fikirlerle beslenerek büyümesi ve bütün hayatı boyunca bunun mücadelesini vermesi, ders kitaplarına girecek kadar önemli bir örnektir. Cesur, atak ve bilgili bir köy çocuğu olan Haydar Koyuncu Köyde mahalle arkadaşları, bilye oynadığı, top oynadığı, koyun-kuzu güttüğü arkadaşlarının birçoğu doğduğu köyde kalırken o köyünde kalmamıştır. Köyüne sığmayan ve hayatının her anında sürekli koşan ve örneğine az rastlanan biri olup ülke ve Konya siyasetinde vefatına kadar son 50 yılda etkili olan isimlerin başında gelmektedir.

Haydar Koyuncu, 1953 Yılında Demokrat Parti Konya Gençlik Kolunu kurarak, siyasi hayata atılmıştır. 1957 yılında Demokrat Parti İl Disiplin Kurulu Başkanlığı’na seçilerek bu görevi 1960 yılma kadar devam ettirdi. Konya ve Civarı Pancar Ekicileri Kooperatifi Yönetim Kurulu üyeliğine seçilen Koyuncu, Konya Şeker Fabrikası’nın kuruluşunda, Konya Pancar Ekici Kooperatifleri adına açılış sözleşmesine imza atmıştır. 1954 yılının Eylül ayında dönemin başbakanı Adnan Menderes’in de katıldığı bir merasimle Konya Şeker Fabrikası açılışında bulundu. Haydar Koyuncu, bir yıl boyunca fabrikanın denetçiliği görevini üstlendi.

1955 senesinde gerçekleşen kongrede Demokrat Parti İl Disiplin Kurulu üyesi oldu. 1957 senesinde gerçekleşen kongrede ise Demokrat Parti Disiplin Kurulu Başkanı seçildi. Aynı sene içerisinde Konya’daki yetersiz ortaokul sayısına çözüm olarak Mevlâna Ortaokulu Yaptırma Derneğinin kurucularındandır.

Konya Şeker Fabrikası’nın kuruluşunda, Kayseri Şeker Fabrikası’nın kuruluş çalışmalarında, Şekerbank Anonim Şirketi’nin kurulmasında yararlı ve yapıcı hizmetlerde bulunmuştur. Daha sonra, Adalet Partisi’nde görev alarak, Belediye Meclis Üyeliği ve Belediye Encümen Üyeliği görevlerini ifa etmiştir.

Haydar Koyuncu, üniversite yıllarının başlangıcında dönemin iktidar partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne muhalif bir düşünce yapısına sahip birisiydi.

Haydar Koyuncu, köylülerin içinde bulunduğu bu kötü durumun Demokrat Parti tarafından düzeltileceğine inanarak Demokrat Partili oldu. Haydar Koyuncuya göre Demokrat Parti; fakirin, mazlumun, aç ve sefilin yanında olmasıyla halkın oylarını kazandı ve iktidara geldi. Adnan Menderes’in Demokrat Partisi’ne mensup iyi bir Demokrat Partili ve sıkı bir Adnan Menderes sevdalısı ve destekçisi idi.

1960 darbesine karşı çıktı. Darbeden sonra tutuklanan dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve arkadaşlarını Kayseri Cezaevi’ne ziyarete gidecek kadar cesaret sahibiydi.

1961 senesinde yeni partilerin kurulmasına izin verilmesiyle oluşan ortamda Haydar Koyuncu, Adalet Partisi’nin kurulma aşamalarında çalışmalar yapmıştır.

Yıllarca sağ hükümetlerde bir takım genel başkanların, bakanların kaderini belirlemede, genel başkan, bakan ve milletvekili seçimlerinde etkin olan isimler arasında yer alan ve istişare edilen isimlerden biriydi. Sağdan, soldan, milliyetçisinden, muhafazakârından her kesiminden siyasetçilerle dost idi. Konya’da onun döneminde yaşayan herkes ona saygı duyardı.

Hayatı boyunca daha çok kamu hizmeti yapmak ve bu şehre hizmet getirmek gibi vazgeçilmez bir sevdanın da sahibiydi. Bu konuda hiçbir zaman “Bana ne” demedi. Üniversitelerin açılmasında, fakülte ve yüksekokulların açılmasında, üniversiteye uygulama alanı (Ziraat ve Veteriner Fakültelerine çiftlik yeri) tahsisinde, kamu hastanelerinin yenilenmesi ve Beyhekim Hastanesi gibi yenilerinin yapılması konularında oldukça etkili olmuştur.

Mesleği avukatlık olmasına rağmen çiftçiyi hiç unutmadı. Pancar Ekicileri Kooperatifinin başkanlığını ve uzun yıllar Pankobirlik Başkanvekilliğini yaptı.

Haydar Koyuncu bu şehirde “ağabeylik” geleneğinin örneği olarak şehrin hafızasında yer almıştır. Etrafında onun liderliğini kabul eden ve onun bir yerlere getirmesine vesile olduğu yüzlerce insanla bu şehre, bu ülkeye gerçekten çok hizmet etmiş bir politikacıdır.

Bu hizmet yıllarında, o zamanın Belediye Başkanı Rahmetli Ahmet Hilmi Nalçacı ile şehir planı çalışmalarında önemli katkıları olmuştur. Örnek gösterilen Nalçacı caddesinin oluşmasında onun da katkısı vardır. 1968 yılında Konya İl Genel Meclisi Üyeliği ile Daimi Üyelik görevlerini yürüterek, yol-su ve eğitim alanlarında hizmetlerde bulundu. Nalçacı Caddesi’nin imar planında ve bu planın gerçekleştirilmesi için gereken sermaye belediye tarafından karşılanamadığından Haydar Koyuncu aracılığıyla Şekerbank’tan kredi çekilmiş ve bu proje aracılığıyla Meram, Aşkan, Sille ve Konya’nın kuzey tarafı imara açılmıştır.

Haydar Koyuncu’nun belediyecilik zamanına denk gelen bir başka icraatı da Demokrat Parti iktidarında başlayan Adalet Partisi hükümeti ve Konya Belediyesi iş birliğiyle 1967 yılında tamamlanan Altınapa Barajı inşaatı olmuştur.

Haydar Koyuncu’nun bir başka özelliğini de ifade etmek gerekirse; Konya Belediyesinde Meclis Üyesi olarak görev yaptığı yıllarda ve TBMM’de Konya’yı temsil ettiği dönemlerde yurdumuza hizmet etmiş değerli kişilerin isimlerinin ebediyete kadar anılması için cadde ve sokaklara verilmesini sağlamıştır. Konya’nın büyük şehir olmasıyla da “Karatay, Meram, Selçuklu” isimlerinin verilmesini teklif etmiş ve gerçekleştirmiştir.

1973 yılında Demokrat Parti il Başkanı oldu. Süleyman Demirel’in milletvekili teklifini kabul etmemiştir. 1983 yılında seçimlerinde Milliyetçi Demokrasi Partisinden Konya’dan milletvekili adayı olmuş ve seçilmiştir. TBMM de 17. ve 18. dönem Konya milletvekilliği yapan Haydar Koyuncu bu süreçte ülkesine ve özellikle memleketi Konya’ya birçok hizmette bulunmuştur.

Konya Sulama Projesi, Selçuk Üniversitesi’nin kuruluşunda ve sonrasında bazı yeni bölümlerin açılması, Konya Belediyesi’nin Büyükşehir Belediyesi olması, Sanayi, Konut ve Kredi konularında olumlu çalışmaları olmuştur.

Kamu yararına birçok vakıf ve dernekte yöneticilik yapmıştır.

Av. Haydar Koyuncu; Pankobirlik Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği ve Üyeliği, Verem Savaş Derneği, Konya Hastaneleri Derneği ve Yardım Vakfı, Konya Yüksek Tahsil Yaptırma ve Yaşatma Derneği, Konya Turizm Derneği, Mevlâna Ortaokulu Yaptırma Derneğinin kurucusu ve Avrupa Topluluğu Derneği üyeliklerinde bulunmuştur.

1953-1983 yılları arasında belirli bir siyasi niteliği olmamasına rağmen politikanın birden fazla kısmında çalışan Haydar Koyuncu milletvekili olmaya karar verdi. Daha önce de Milletvekili olabilecek potansiyele sahipken milletvekili adayı olmamasının sebebi olarak babasının “Kızlarını gelin et, sonra da ihtiyarladığında kendini geçindirecek bir geliri de temin et, ondan sonra milletvekilliğine soyun” nasihatini gösterirdi. Bu nasihate uyan Haydar Koyuncu bahsedilen şartları yerine getirdikten sonra 1983 yılında Milliyetçi Demokrasi Partisi’nden 17. Dönem milletvekili adayı oldu ve seçildi.

1983’ten itibaren siyasi yasaklar kalkmaya başladı. Bununla birlikte siyasi partiler yeniden kurulmaya başlandı. Haydar Koyuncu, bu partilerden, kurucusu lise (Konya Lisesi) arkadaşı Turgut Özal’ın başkanı olduğu Anavatan Partisi’ne davet edildi. Fakat Haydar Koyuncu partiye dâhil olduğu vakit partinin veto edileceğini düşündüğünden dolayı bu teklifi reddetti.

Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin Konya İl Teşkilatının kurulmasına yardım eden Haydar Koyuncu, Yılmaz Yılmaz aracılığıyla Vecihi Akın Paşa’dan Milliyetçi Demokrasi Partisi’nden Milletvekili adayı olmalarının veto ettirilmeyeceğinin güvencesini aldı. Bunun sonucunda Milliyetçi Demokrasi Partisi Konya’da kuruldu ve 1983 seçimleri sonucu Haydar Koyuncu siyasette tekrar aktif rol almaya başladı. Daha sonra Konya Milletvekili Ziya Ercan tarafından Anavatan Partisine davet edildi ve bu partiye katıldı.

Aktif bir Milletvekilliği yapmış olup TBMM Genel Kurulunda Muhtelif Tarihlerde çok sayıda (80’den fazla) Konuşmalar yapmıştır.

Av. Haydar Koyuncu ile ilgili birkaç anıyı burada yazmak istedim; Muzaffer Tulukçu’nun söylediği şu cümleleri çok kişiye yaptığı bilinmektedir, ancak yaptığını reklam etmediği için çok şey bilenler ve onunla gittiğine inanıyorum. Muzaffer Tulukçu hayatını anlatırken şunları söylemiştir; “Papayı vuran Mehmet Ali Ağca’yı tutuklayan Akören’li Savcı Ahmet Karaoğlu doğumundan 17 gün sonra babasını kaybetmiş ve babasının adını almıştır. Maddi imkânsızlıklar içerisinde okumuş ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydolmuş ve maddi durumundan dolayı okulu bırakmış ve çalışmaya başlamıştır. Bir gün Hükümet meydanındaki çalışma ofisinden çıkan Haydar Koyuncu Ahmet Karaoğlu’nu görünce okulu ne yaptın diye sorar, maddi durum nedeniyle gitmediğini söyleyince kendisine yardımda bulunur, nasihat eder ve bir taksi çağırır bunu Ankara’ya götür okuluna devam etsin der ve böylece Ahmet bey Hukuk Fakültesine devam eder. Fakültede okur iken de Şeker Şirketinde ve Sonra da şeker Şirketi Hukuk bürosunda çalışmasını sağlar ve fakülteden Hukukçu olarak mezun olur”. Böyle çok kişinin elinden tutmuştur.

Benimle ilgili birkaç anımı burada sizinle paylaşmak istiyorum;

1. Lisede okumakta olan öğrencilerin saçları uzun olunca bir defa tıraş ol diye söyler eğer tıraş olmamış iseniz ikinci gördüğünde al şu parayı git saçlarını kestir derdi.

2. Birinin işi için telefon ettiğinde bu işi ancak sen yaparsın der telefonu kapatır ve o kişi de kendini o işi yapmaya mecbur hissederdi.

3. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesini Tarım Bakanlığı adına ben burslu okudum. Mezuniyet sonrası kura ile Ankara Çayır Mera ve Zootekni Araştırma Enstitüsüne atanmam yapıldı. Fakültede okuduğum dönemde Av. Haydar Koyuncu ile Ankara’ya geldiğinde çoğu zaman görüşürdük, bu sayede birçok kişiyi tanıma fırsatım olmuştu. Göreve başlayacağımda yanına uğradım, Haydar amca Ankara’ya gidiyorum bir diyeceğiniz var mı diye sorunca bana şöyle demişti; “görevini layıkıyla yap, çalış, kaytarma, kendini geliştir ve başarılı olmaya gayret et. Ayrıca paran olmadığında borç para al, kasaba, bakkala ve manava yazdırıp veresiye alış veriş yapma demişti. Allah razı olsun bu tavsiyesini ben hayatımda prensip olarak kabul ettim, bugüne kadar hiç veresiye alışveriş yapmadım.

4. Ben, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesini Tarım Bakanlığı adına burslu okudum. Mezuniyet sonrası kura ile Ankara Çayır Mera ve Zootekni Araştırma Enstitüsüne atamam yapıldı. Ortaokul, Lise ve üniversitede yabancı dil olarak Fransızca öğrendim. İngilizceyi mesleğe başladıktan sonra öğrenmek için kurslara gittim. Çalıştığım iş yeri o yıllarda Ankara dışındaydı, Eskişehir yolu üzerinde şimdiki Tarım ve Orman Bakanlığının olduğu yer idi. Ulaşım problem olduğundan daireden çıkan bir vasıta ile Ankara’ya inerken araçta bulunan bir misafir bey bana sordu. Ziraat yüksek Mühendisi olduğumu söyledim, Nerelisin dedi Konyalıyım deyince neresindensin diye sorunca Çumralıyım deyince Haydar Koyuncu’yu tanıyor musun diye sordu, bende tanıdığımı ve akrabamız olduğunu söyledim. Bey Tarım Bakanlığında Genel Müdür imiş (sonrada müsteşar muavini oldu) bana evli misin? Eşiniz çalışıyor mu? diye sordu, bende hayır ev hanımı deyince bana aynen şöyle demişti: “gel seni bir çiftliğe tayin edeyim biraz paran olsun sonra Ankara’ya gel burada tek maaşla zor geçinirsiniz dedi. Ben doktora yaptığımı söyleyince iyi o zaman burada çalışmaya devam et dedi.” Haydar amcamın hatırına bana kararını değiştirseniz bana gel, istediğin gün istediğin bir çiftliğe tayini yaparım demişti.

5. Konestaşa Genel Müdür olarak çalışmak için görüşmeye geldiğimde de bana şunu söylemişti, sen aylık ücret konusunda hiçbir rakam söyleme onlar senin düşündüğünden daha fazlasını verirler demişti. Gerçekte öyle oldu devlet memuru iken 1978 yılında 4.100 Tl alıyordum Konestaşta 10.000 TL. maaş vermişlerdi.

6. Konestaşta (Konya Unlu Gıda İmali ve Ticaret An. Şti= Belediye Ekmek Fabrikası) çalıştığım yıllarda (1978-1985) kendisiyle sık görüşürdüm. Bir gün akşama doğru Seyit Koyuncu’nun oraya uğradım. Av Haydar Koyuncu bu ofiste çok otururdu. Av. Haydar Koyuncu bana Konestaşın işleri nasıl gidiyor ve nereye gidiyorsun diye sordu. Bilgi verdikten sonra bu akşam yönetim kurulu toplantısı var Başkanım Yılmaz Kulluk’un yanına gidiyorum dedim. Bana yanlış yaptığımı ve nasıl yapmam gerektiği konusunda şu nasihatte bulunmuştu; “Başkanın yanına bir gün önce gitmemi, gündemle ilgili bilgi vermemi ve başkanın konuyla ilgili görüşünü alıp ayrılmam gerektiğini, başkanın ertesi gün yönetim kurulu toplantısında görüşülen hususların başkan tarafından yönetimle aynen paylaşılacağını ve böylece yönetim kurulu toplantısının sorunsuz geçeceğini tavsiye etmişti. Daha sonraki toplantılarda bu tavsiyeye uydum ve gerçekten hep rahat ettim ve başarılı da olmuştum.

Türk Parlamenterler Birliği Yönetim Kurulu Üyesi olan Haydar oyuncu, 01 Aralık 2005 Perşembe günü, kadim dostu Mehmet Acartürk’le buluşup öğle namazına hazırlık yapmak için abdest alacağı sırada kalp krizi geçirmiş ve Vatan Caddesi’ndeki evinde 80 yaşında iken hayata gözlerini yummuştur.

Cenazesi 02 Aralık 2005 Cuma günü evinden alınmış, İçeriçumra Kasabası’na götürülmüştür. Doğduğu Pir Ahmetli Mahallesi’nde Cuma Namazını müteakip yurdun dört bir yanından gelen dostları ve arkadaşlarının da katılımıyla aşırı kalabalık olması nedeniyle Cenaze Namazı Musalla da değil İçeriçumra Kasabası’nın Belediye Meydanı’nda Şeker Hocanın kıldırdığı cenaze namazı sonrası dostlarının dualarıyla İçeriçumra Kabristanı’na defnedilmiştir.

Haydar Koyuncu’nun cenazesinin sevenleriyle dolup taşması, Konya’ya bıraktığı maddi ve manevi mirasın en büyük sembolü olarak görülmektedir. Allah rahmetiyle muamele eylesin, mekânı Cennet olsun.

Kaynak: SADIK GÖKCE- SEDAT ULUPINARLI-ANUŞ GÖKCE