SİZE “DERS ÇALIŞMAK ZEVKLİDİR” DEMEYECEĞİM

Abone Ol

Öncelikle geçen haftaki “Aile içi İletişimin Önemi” başlıklı yazıma mailler göndererek olumlu yorumlarını esirgemeyen, aile ile ilgili daha çok yazılarınızı bekliyoruz diyen anne-babalara teşekkür ederim. Aile ile ilgili konulara elbette değinmeye devam edeceğim. Ancak bu hafta ki yazım çocuklarınızla ilgili.

********************************

Sevgili öğrenciler, özellikle “liselere giriş” ya da “Ygs-Lys” sınavlarına hazırlanan tayfa bugün sizlere sözüm. Yarıyıl tatilinin ilk haftası bitti bile, bu süreci iyi değerlendirmek sizlerin elinde. Sizlere çevrenizdeki birçok eğitimciden duyduğunuz; “çalış sürekli çalış” ya da “çalışmak zevklidir” cümlesini söylemeyeceğim. Çünkü ben de sizin dönemlerinizde çalışırken o kadar da zevk almamıştım! Zevk alanlar varsa ne âlâ, ne güzel.

Okul hayatımda benim için en güzel günler Cuma günleri en kötü akşamlarsa Pazar akşamlarıydı. Cuma günü İstiklal Marşı'nı okuduktan sonra değmeyin keyfime! İki koskoca gün beni bekliyordu. Tabii Cuma gününü yatarak geçirmiyordum. Gece geç saatlere kadar verilen ödevleri bitiriyordum ki iki gün boyunca top peşinde rahatça koşturabileyim. Yani sizi çok iyi anlıyorum! Merak edenler için söyleyeyim, ne yazık ki çok iyi bir futbolcu da olamadım!
Bilgisayar başında oyun oynamak, internette sörf yapmak varken, televizyonda bu kadar çok seyredilecek program sizleri bekliyorken, tuttuğunuz takımın transferlerini, maçlarını ya da takımla ilgili son haberleri takip etmek varken, dışarıda arkadaşlarla beraber gezmek varken, akıllı telefonunuzla mesajlaşmak, facede takılmak ya da twit atmak varken! “Ders çalışmak bunlardan daha zevklidir.” dersem bu sözüme hiç kimse inanmaz; bunun da farkındayım!
Benim lise yıllarımda  zaman geçireceğimiz o kadar çok şey yoktu. Bilgisayar oyunları şimdiki gibi üç boyutlu değildi. Her evde bilgisayar da yoktu zaten. İnternet kafeler yeni yeni açılıyor, Mirc denilen bir sohbet sitesinden dünyayla yazışmaya çalışıyorduk. Facebook, twitter, foursquare falan elbette ki daha keşfedilmemiş şeylerdi. Dos sistemlerinden daha yenice Windows işletim sistemine geçiliyordu. Yani internet diye bir şey vardı ancak bu kavramın işlevinden haberdar değildik. Dolayısıyla bilgisayarla, internetle, oyun oynayarak geçirecek bir gençliğim söz konusu değildi.
Devasa alışveriş merkezleri de henüz ülkemizde şimdiki gibi yaygın değildi. Hatta Konya'da benim lise yıllarımda AVM yoktu. Yeni yeni bakkalcılıktan, marketçiliğe geçiyorduk. Bir şey alınacaksa bakkal Ahmet amcadan alınan günlerdi. O açıdan da gidip AVM'lerde dolaşma, vakit geçirme, arkadaşlara takılma gibi zaman alıcı şeyler de yoktu bizler için.

Televizyon olayına gelirsek! Ben lisede okurken TRT ve bir-iki özel kanal dışında bir kanal yoktu. Şimdi ise birden sonsuza gidecek kadar kanal var! Size limit konusunu hatırlattığım için özür dilerim. Ninja kablumbağalar, heeeman, voltran, tom ve jerry ile büyüdük. Zaten çok fazla seçeneğimizde yoktu. Aaa bir de Pazar sabahları western filmler olurdu, babam hep izlerdi, bende onun yanında! “evet-hayır” yarışması, sonraları “bir kelime, bir işlem” gibi aklıma şu an gelen programlar. Benim gençlik dönemlerimde ise bir “deli yürek” dizisi vardı. Türkiye'de hayat duruyordu adeta dizi yayındayken. Hatta bir haberde “dizinin olduğu saatlerde suç oranı azalıyor” deniyordu. Tabi ki kanalların ve programların sayıları her geçen yıl arttı. Dolayısıyla benim gençlik yıllarımda televizyonda seyredileceklerin de alternatifi olmadığı için televizyon izleme şansınız da şimdiki kadar bulunmuyordu.
Şimdi benim ve benim yaşımdaki hocalarınızın, babalarınızın, annelerinizin size uyarılarda bulunmasına, esip gürlemesine bakmayın! “Biz sizin zamanınızdayken şöyle çalışırdık, böyle çabalardık!” cümleleri çok da gerçekle örtüşmüyor. Bizim de zamanımızda zaman alıcı bu kadar şey olsaydı, bizi de görürdük! O nedenle bizle sizi kıyaslamayacağım, kıyaslamamalıyım. Elbette ki sizlerde yıllar sonra çocuklarınızla kendinizi kıyaslamayacaksınız, kıyaslamamalısınız.
Lakin burada şu duruma da parmak basmak lazım, şu anki gençlerden çok daha fazla mahalle ve oyun kültürümüz vardı. Arkadaşlık ilişkilerimiz sanal değildi. Daha içten, dostluklarımız, sevdiklerimiz ve sevenlerimiz vardı. Sosyal medyanın, asosyalleştirdiği bireyler değildik. Sorumluluk bilincimiz yüksekti, ayaklarımızın üzerinde nasıl duracağımızı öğrenmiştik. Yiğidi öldürüp hakkını da teslim edelim!
Gelelim tekrar konumuzun temeline! Öğrencilerin büyük bir kısmı çalışmaktan hoşlanmaz. Hatta daha iddialı bir cümle kurayım: Öğrencilerin,  % 94'ünden fazlasının zevk alarak ders çalıştığını zannetmiyorum. Ders çalışmaktan zevk alıp, bunun vazgeçilmez bir aktivite olduğunu düşünen az sayıda öğrencinin olduğunu kabul ediyorum. Ancak bu tipler zaten derece yapma peşinde koşan azınlık bir grup!
Bunlardan biri benim öğrencilerimdendi. Adını vermeyeceğim ki afişe olmasın! Bu öğrencim Türkiye derecesi yaparak, elektrik-elektronik mühendisliğini kazandı. Bu öğrencimle yazın karşılaştığımızda “Ne yapıyorsun yazın?” diye sorduğumda verdiği cevap çok enteresandı: “Günlük 8 saat çalışmaya bünyem o kadar alışmış ki, kendimi şu an boşlukta hissediyorum!” demişti. Bu tip öğrenciler için çalışmak bir zevke ya da alışkanlığa dönüşmüş olabilir, ancak büyük çoğunluk için bunun böyle olmadığını çok net biliyorum.
Pekala, bütün bu bahsettiklerimizden sonra ne yapalım; zevk almıyorsak ders çalışmayalım mı? Çalışmadan kazanma şansı yok mu? Milyonda bir bile ihtimal olsa inanın sizlere söylerdim.
Ne yazık ki bu işin acı bir reçetesi var, o da çalışmak. Kimseden o nedenle sihirli bir formül beklemeyin. Bu acı reçetede yazılanları almak ve kullanmak zorundasınız. Zevk almasak da sonuç almak için çalışmaya mecburuz.

Ders çalışmaktan sıkılma işi bir anlamda algılama işi. Çalıştığınız dersi zevkli hale getirebilmek için elinizden geleni yapın, en azından ilginizi çekebilecek yönlerini bulmaya gayret edin, ancak bu da olmuyorsa kitabı defteri bir kenara atmayın. İnanın bunun hiçbir faydası olmaz. Bunu bir mecburiyet ve görev olarak görmeye çalışın. Hayatta her zaman istediklerimizi yapma şansına sahip değiliz ve olmayacağız. Bunu akıldan çıkarmadan sorumluluk bilinciyle hareket etmek lazım.Burada da kilit kavram “sorumluluk” bilinci!
Bir de aklınızdan şunu çıkarmayın, sınava hazırlık belli bir dönem çekeceğiniz bir sıkıntı. Bu sıkıntıyı ömür boyu çekmeyeceğinizi bilin. Üniversiteyi kazandıktan sonra bu kadar zorlanacağınızı zannetmiyorum (İstisna üniversiteler ve bölümler olabilir, bunu da belirteyim).
Bir de şu var elbette; sizin yaşadığınız sıkıntıları diğer arkadaşlarınız da çekiyor. Yani sadece size has bir durum değil yaşadıklarınız.
Özetle, bu başarı yolculuğunun kahramanı sizsiniz. Eğer siz gerekli olan çalışma iradesini göstermezseniz, dershanenizin, dökümanların, öğretmenlerinizin yardımı da bir noktaya kadar olacaktır. Kimsenin elinde ne yazık ki başarılı olmanızı ya da sınavı kazanmanızı sağlayacak sihirli bir değnek yok! Her şey sizinle başlayıp, sizinle sona erecek. Emeklerinizin ve gayretinizin sonuçlarını almanız temennisiyle!