Silleden çıktık yola!

Abone Ol

Sille! Konya'nın on kilometre dışında küçük bir köy ama insanların şehirlere akın etmesi, köyden kente göç olayı Sille ile Konya'yı birleştirmiş ve Sille bir kenar mahalle olmuş. Bir zamanların güzelim asmalıkları, üzüm bağları, köyün kenarındaki tarlalar yerlerini göğe başkaldırıcasına dikilen binalara bırakmış. Aralarında veya kenarlarda bazı bağlar, kendilerini korumaya çalışıyorlar sanki. O güzelim yeşillikler arasında, elleri nasırlaşmış, hayatın çizgileri alınlarına nakşetmiş, sağlıklı bir vücuda sahip dede ve nineler. Yeni nesil oralara da bir nostalji havasıyla bakıyorlar. 

Dağın eteğine yaslanmış Sille, Konya'dan bağımsız bir hal içerisindeydi. Taştan yapılmış bir veya en fazla iki katlı müstakil evler, aralıklı sıralanmış tren vagonları gibi duruyordu. Kiliseler, camiler, hamamlar burada ayrı bir tarih lodosu estiriyordu. Yerel yönetimin güzel, etkin kültürel restore çalışmaları, burayı gün yüzüne çıkarmış, apayrı bir açık hava müzesi yapmıştı. Dağlar arasına gizlenmiş barajı, yerleşim yerinden akan deresi ve üzerindeki taş köprüsü. Uzaktan, karşıdan bir bakın. Yüksekliği uzatın, sanki Mostar'ın küçültülmüşü. Ben onu yakalayabildim. Sizler daha neler görüp, hayal edersiniz bilmem ama Sille taşlarla hayal örgüsünün oluştuğu otantik bir tablo. Deklanşörlerin devamlı basılabileceği bir mekan. Yazın apayrı bir serinlik veren havası içerisinde Konyalının çay, kahve, nargile içtiği, kalabalıklara ev sahipliği yapan, taş yollar üzerinde dondurma sefasına çıkanların yeri. 

Sosyo- kültürel verisi apayrı. Uzlaşı, kardeşlik, insanlık saçıyordu bu müzedeki taş yapıtlar, mabetler. Ortak nokta yaşamak ve paylaşım olduktan sonra benim horozumun ötmesi komşuma zarar vermeyip, bizzat dinlendirici musiki geliyordu. Ama ne zaman bu güzelim horoz seslerini karga sesi gibi algılattılar, horozlar ve sahiplerinin varlıkları bizleri huzursuz etmeye, sükûnetli yaşamımızı şüpheci bir hayata sürüklemeye başladı.

Yayılmış Konya ovasının her bir köşesi ayrı bir tarih şeridini döndürüyor, değişik doğa yansımalarını aksettiriyordu. Her ne kadar ilklerdeki görkemini göremesek de Meram Bağları; yeşili, bozkırın sarılıkları arasında apayrı bir renk silueti sunuyordu bizlere. İğneli çamların hâkim olduğu tepeden, kıvrılıp süzülen, şırıltısıyla kulaklara ayrı ahenk veren Meram Çayı, üzerindeki tarihi köprüsüyle âşıklara bir mesire yeri sunmuştu. Bizlere zaman bakımından denk gelmemişti ama burada şairlerimizin şiir gecesi düzenlediğini rehberimiz vurgulayınca, gerçekten amacına uygun ihata edilmiş bir sosyal alanla karşılaştığımızı daha iyi anlamıştım. Derede kayıklarla safa süren gençlere, badi badi süzülen ördekler eşlik ediyordu. Semaverde kan kırmızısı yudumladığımız çay, gezinin en dinlendirici anını almıştı. Ayrılmak istemiyordu insan tabiat ananın bu sıcak, yeşilimsi, saf, riyasız kucağından. Mermerleşmiş, betonlaşmış yapıtlarımız, ruhlarımıza da aynı kasveti vuruyordu. Burada insanlar gülüyor, burada gözler aşkla bakıyor, burada ördekler sevgiyle kayıyordu. Küçük bir çay bahçesi birçok insanı yan yana masalarda sevgiyle saklıyordu. Duymuyordu yan masanın tavla sesini, çocuğuna ördekleri gösterip oynatan kimse. Hep böyle kalsaydı zaman ve mekân aygıtı.

Aşağı şehre, betonlaşmaya, kalıplaşmış mermer alana, gönüllü tutsaklaştığımız apartmanlara, mutluluğumuzu boğan egzoz dumanlarına, huzurumuzu tırmalayan motor gürültülerine yeniden yol alacaktık. İstemeyerek de olsa akıyordu zaman ve şehir. Büyükleşiyordu. Kemiyeti/niceliği; genişliği, delenleri- göğü veya yeri – büyüyordu ama keyfiyeti/niteliği; asilliği, bölme değil birleştiriciliği küçülüyor, yok oluyordu. Tanınmıyordu komşular, insanlar, akrabalar, tarihi yapıtları. Yüksek avm.ler bizim dünyamızın çoğunluğunu işgal ediyordu.

Konya, görülmesi, gezilmesi, okunması, koklanması, dönülmesi, sema edilmesi gerekli bir şehir olduğunu benim ruhuma işlemişti. Boşa denmemişti; 'Gez dünyayı gör Konya'yı.'