Sosyolojik açıdan yaklaşıldığında avamdan biriyim. Geldiğim yer orası, yaşadığım yer orası. Giderken de, nasipse, oradan gitmeyi istiyorum.
Konu edebiyat olunca kendimi avamında avamı sayarım. Bazıları, bu ve başka konularda avamdan olmayı, havasa özenmek ya da havasın beğenilerini onaylamak için bir bahane sayarlar. Ben onlardan değilim.
Bir şiir bana hitap eder ya da etmez. Dünyanın en ünlü şairinin kaleminden çıkması, hakkında tezler ya da kitaplar yazılmış olması duygularımı değiştirmez.
Kimileri hâllerini anlatan, duygularını yansıtan ya da onlara tercüman olan şiirleri severler. Kimileri kullanılan kelimelere hayran kalırlar; bazıları benzetmelere, bazıları barındırdığı coşkuya!
Sanıyorum beni en çok etkileyen şey ahenk ve şiirin tümünde ortaya çıkan musikîdir, sonra da içerdiği yenilik. Ama her halükârda ruhumda bir yükselmeye, bir inşiraha kapı aralaması gerekir.
Bu nedenledir ki kitlelerin, hatta birçok yakın dostumun göklere çıkardığı şiirleri ben sanatsal açıdan sıradan bulabilirim. Öte yandan kimsenin önemsemediği, zayıf gördüğü şiirler beni doksandan vurmuş, dilime pelesenk olmuştur.
***
Ziya Osman Saba'dan bahsedeceğim. Eserlerinde işlediği konular itibariyle modernlere, yaşantı olarak da muhafazakârlara ait olmadığı için arada kalmış, ne İsa'ya ne Musa'ya yaranamamış, adı unutulayazmış, mezarı kaybolmuş bir şairdir.
Sebil ve Güvercinler adlı şiirini ortaokulda ya da lisede okumuş, sonra unutmuş gitmiştim kendisini. Şiiri okumuştum okumasına ama anlamış mıydım? Şimdi düşünüyorum da, o şiiri anlamış olsaydım Ziya Osman Saba'yı kırkımdan sonra yeniden keşfetmek zorunda kalmaz, keşfedince de mal bulmuş mağribî gibi sevinmezdim herhalde.
Doğrusu, bence büyük sıfatını tartışmasız hak eden bu şairin en ünlü şiirini anlamamış olmamın mazeretleri de yok değil.
Birincisi, bir şey, her ne olursa olsun bu, okulda okutulan ve sınavı yapılıp notu verilen bir ders olunca onunla öğrenci arasına kalın bir çizgi çekmiş oluyorsunuz. Hele hele konu sanat, din ve benzerleri gibi gönül konuları olunca bu kalın çizgi o şeyle aranıza Çin Seddi gibi aşılması zor bir engele dönüşüveriyor.
İkincisi, şiiri anlamak zordu. Evet, Ziya Osman Saba'nın kullandığı kelimelerin neredeyse tamamı ilk ya da orta mektep talebelerinin bilebileceği, ödev verilse, rahatlıkla cümle içinde kullanabileceği kelimelerdi, ancak onların bir araya getirilmesiyle inşa ettiği mısraları ve şiirleri anlayabilmek için belli bir hayat tecrübesi ve kültürel birikim gerekiyordu. Bu da henüz bıyığına tarak batmayan delikanlıların ya da memeleri yeni tomurcuklanmış genç kızların anlayabileceği bir şey değildi. Örneğin Sebil ve Güvercinler şiirindeki
En son şarkılarını dağıtarak rüzgâra,
Beyaz boyunlarını uzattılar taslara...
Bir damla suya hasret gideceklermiş meğer.
mısralarında Hz. Hüseyin ve arkadaşlarının Kerbela'ya doğru ilerleyişlerini ve orada suya hasret ölümlerini hissetmek ne mümkündü. Özellikle de size bu şiirde bir caminin, caminin bahçesindeki şadırvanın ve susuz kaldıkları için geçerken oraya uğrayan kuşların anlatıldığını empoze eden bir öğretmeniniz varsa!
Üçüncü mazeretimi de yazmadan geçmeyeyim: Bu şiirde gaz yoktu.
Öğretim üyesinden sivil toplum aktivistine, gazetecisinden siyasetçisine kadar ahir sinindeki ağabeylerin, ablaların bile gazla hareket ettiği, insanları gaza getirmekle vakit geçirdiği bir ülkede ortaokul ya da lise öğrencisi bir delikanlının ders kitabında okuduğu bir şiirde gaz aramasını tuhaf karşılamıyorsunuzdur herhalde.
***
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. (Mevlana)