Sesi kaçmış içimizin, ses verelim. Biraz gökyüzü, biraz toprak… Çağlayan bir şelale, belki usul usul akan bir ırmak… Ya da yeni doğmuş bir bebek ağlaması, belki de yaramazlık yapmış bir çocuk masumiyeti… Biraz gecenin ahengi, çokça fecri sadık tınısı…
İçimize ses verelim. Şu koca dünyaya meydan okuyacak kadar güçlü bir ses… Yolumuz uzun fanide… Bir ney üfürsün peşimizden… Seyr-i Süluk’a baş verelim.
Mevlana’dan hafif bir fısıltı ulaşsın kulaklara, “Ben kimim!.. Beni söylediklerimde arama. Ben söylemediklerimde gizliyim. O görmediğin koskoca derya gönlümdür. Gördüğün sahil ise dilim… Kıyılarıma vuran dalgalarıma şaşma!.. Onlar aşktan gelgitim… Beni Mecnundan, Leyladan sorma!.. Ben yalnız Mevla’dan bir izim…”
Bazen insan ne konuşmak ister ne de yazmak. Sorarsın, “neyin var?” diye “hiç” cevabını alırsın. Aslında çok şey gizlidir o “hiç” kelimesinde… Lâkin yüreğini zapt eder o ufacık et parçası olan dilin… Söyleyeceklerin bir biri ardına dizilir kursağında… Bazen de uçmak istersin. Boynunu büküp öylece... Kırık kanadına sabır merhemi sürersin. Umutla sarar zamanla iyileşmesini beklersin…
Upuzun bir yolculuktur hayat… İki yönlü bir seyahat… Esas olan vuslata ulaşmak… Gönlü pervane gibi aşkın etrafında sema yaptırmak… Hû’ ya dua ile vararak kalbi serhoş etmek…
Hayat upuzun bir sema gösterisi… Sesi ise neyin ahengi… Bembeyaz tennure içinde baş tacı yapılan sikke ile dönerek, dünyaya ve ölüm ile diriliş arasındaki ince çizgiye dikkat çekmektir. Ömür, ölümle son bulur. Ama her son bir başlangıca gebedir. Sema da kefen misali tennurenin içinde yeniden doğuşu; sûret âleminden, hakikat âlemine geçmeyi anlatır. Siyah hırka içinden, bembeyaz bir yaşama göz kırpmak gibi…
Mevlana, insan-ı kâmil olma yolunda ilerleyen kişi… Hakk’a olan özlemini, halka aktararak gönüllere ışık tutan… Aşk’ın yollarında, suya hasret kalan çöller misali kavrulan… Şems’i ile açığa çıkan süveydasına kavuşan…
Aşk, beşeri de, ilahî de olsa yaşamasını bilen için en koyu diğergamlıktır. Aşıklar, sevdiğini kaybetmemek için, ona varmak için, erişebilmek için nelerini vermezler ki?.. Sema, güzeli duymak manasına gelirmiş. Vecde kapılıp hareket etmeyi, kendini kaybedip dönmeyi ifade edermiş.
Ilık bir nefes gibi Mevlana fısıldıyor bir yerden, “Benim aşktan başka bir arkadaşım yoktu ve olmadı. Ne dünyaya gelmeden önce, ne de daha sonra aşksız yaşadım. Canım içimden bana şöyle sesleniyor: “Ey aşk yolunun olgun yolcusu, bana kapıyı aç!”
Semazenin ayağının her çark atışında kollar kanatlanır, gönül Mevla’ya ulaşır. Manevi yolculuğa sükût ile başlar… Dışı hamûş olmuştur fakat içi bişnev diye haykırır her ney üfürülüşünde… Mevlana’dır ilahî aşkın temsilcisi… Yaratan’ın sevgisini yaratılana nakşeden… Yalnız başına bir sistem, bir hayat, bir düzen…
Bir bilgi kaynağı olan Rumi, insan kalbini saflaştırmış, aklını nur ile yıkamış, gönülleri kirden kurtarmıştır. Çünkü o her şeyin Allah’ın tecellisi olduğunu bilir. Bunu gönüllere ve insana hâl olarak yansıtır. Onun hayatı “Hamdım, Piştim, Yandım” üçlemesinde gizlidir.
İnancı; ruh, akıl ve sevgi üçgeni üzerine kuran Mevlana; aşkın, hikmetin ve diğer bütün güzelliklerin kemalidir. O zamanlardan bu günlere kadar yüreğimizde sıcacık hissedebildiğimiz sevginin coşkusu ve buna baş vermiş manevi bir yolculuğu yaşayan…
Onun penceresinden bakarak, hoşgörünün, sevginin, umudun sapsarı yapraklarına… Biran düşecekmişçesine ama baharında yeniden yeşerecekmişçesine… Ve her bir gönül teline umut gözyaşları ile bağlayarak, kavuşmak huzura…
Bir kalem ile her satırda Mevlana’dan koca bir düş oluşturmak. Kendini bırakıp, tüm solmuş dünya koşuşturmalarından; sevgiyle, umutla, duayla kapılarını aralamak… Yeşerterek sevgiyi her insanın gönül merkezinde, kalp sızlayışlarının ardında, bir hayal ile gönüllere usulca sokulmak…
Ve bir Mevlana olmak hiç bitmeyecek bir seferin sonsuz yolcusu olan… En büyük sevgiliye kavuşmak için ölüm gününü düğün günü ilan eden… Şeb-i Arus haftasından, Mevlevi şehrinden selam olsun.