Sevâd-ı Âzam ve denge

Abone Ol

Sevâd-ı Âzam; Hz. Peygamber ve ashabının izinden giden, aşırılıklardan uzak duran büyük Müslüman çoğunluğu ifade eder. Ancak ne yazık ki sanki uçurumun kenarında durmak bir kahramanlık gösterisiymiş gibi algılandığı tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Millet olarak aşırılıkta yarışmayı ve uçlarda yaşamayı daha fazla sever olduk. Fırtınalı bir denizde kontrolsüzce yelken açmayı bir marifet olarak görmeye başladık.

Bağdatlı Rûhî’nin o meşhur beytinde dediği gibi: "Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der / Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der." İşte daha dün öğrendiği birkaç bilgi kırıntısı ile âleme nizam vermeye çalışmak da tam olarak bu aşırılığın bir sonucudur. Kimileri bu azıcık bilgiyle en has ve en halis Müslümanın sadece kendisi olduğuna inanıyor. Bunu bazen giydiği kıyafetle, bazen sosyal medya paylaşımlarıyla, bazen de kesin ve keskin tavırlarıyla ortaya koyuyor. Kendisinin ya da bağlı olduğu grubun "hidayet ehli" tek zümre olduğunu iddia ederken, geri kalan herkesi dalalette (sapkınlıkta) görüyor. Onun için yarım yamalak öğrendiği o bilgiler mutlak bir kurtuluş reçetesidir ve tüm dikkatlerin kendi üzerinde toplanmasından da içten içe büyük bir haz duyar.

Bu aykırı ve aşırı karakterler, nizam ve intizamdan da hoşlanmazlar; aksine herkesin kendilerine uymasını beklerler. Sosyologların da ifade ettiği gibi, bu ruha bürünen her insan aslında içinde yaşadığı hastalıklı iklimin bir çocuğudur; toplumdaki kutuplaşmanın ete kemiğe bürünmüş halidir.

Halbuki bizim dinimiz bize "vasat" (dengeli) olmayı emreder. Hem dünya hem de ahiret için dengeli bir çaba göstermemizi ister. İslam'da her şeyden el etek çekip münzevi bir hayat yaşamak (ruhbanlık) tavsiye edilmediği gibi, tamamen dünyaya dalıp ahireti unutmak (dünyevileşmek) de hoş görülmemiştir.

Ne yazık ki bugün kimimiz işimize sahip çıkma kaygısıyla "işkolik" olup günün sonunda başkaları için mal biriktiren, kendisi için ise sadece cehenneme odunu toplayan müsriflerin durumuna düşüyoruz. Kimimiz ise elde ettiği bilgi birikimiyle Sevâd-ı Âzam’ın yolunu terk edip, güya "yeni ve orijinal" şeylere imza atmak adına asıl istikametini kaybediyor. Üç kuruşluk alkış, takdir, beğeni ve menfaat için adres değiştiriyor.

Korkunun esiri olanlar köleleşiyor, malın esiri olanlar ise dünyevileşiyor. Kulluk şuurunu, kâinat kitabını ve en büyük rehberimiz Hz. Muhammed’i (s.a.v.) devre dışı bırakan sözde bilginler, şüphe ve inkar bataklığında bocalayıp duruyor. Sevginin aşırısı insanı körleştirdiği gibi, nefretin aşırısı da kalpleri taşlaştırıyor. Bugün spor ve siyaset fanatizmi insanları kemikleştiriyor ve daha da önemlisi birbirine düşman ediyor. Bu kör fanatizmin yıkıcı sonuçlarını stadyumlarda da seçim meydanlarında da üzülerek görüyoruz.

Uçlarda yaşamak ve uçlara yaslanmak her zaman risklidir; insanın ayağı her an kayabilir. Günümüz Müslümanlarının en büyük görevlerinden biri de uçlara savrulan bu insanları yeniden ana çizgiye, yani "sırat-ı müstakim" yoluna çekmek için çaba göstermektir. Bu da ancak sahih bir iman, salih amel, güzel ahlak ve nebevi bir metotla mümkündür. Öteleyerek ve öte iterek değil.Unutulmamalıdır ki: "Kem âlatla kemâlât olmaz." (Kötü araçlarla mükemmelliğe ulaşılamaz).

Bilindiği gibi Fatiha Suresi’nde, haktan sapanların ve ana yoldan ayrılanların durumuna vurgu yapılır ve bizlere "Sırat-ı Müstakim" tek kurtuluş reçetesi olarak sunulur.

Rabbim bizleri Sırat-ı Müstakim’den ayırmasın. Amin!

Selam ve dua ile...