Şerh-i mesnevi - 32

Abone Ol

HAKİKİ GÖZ DOSTU GÖREN GÖZDÜR

Adaleti güneş ışığı gibi âlemi tutmuş olan, ismi adaletle beraber anılan Hazret-i Ömer'e, Rum İmparatoru Kayser tarafından bir elçi gönderildi.

Kayser'in elçisi uzun ve sıkıntılı bir çöl yolculuğundan sonra hurma bahçelerinin gölgesindeki Medine'ye geldi. Elçi, şehre girer girmez çevrenin temizliği dikkatini çekti, karşılaştığı Müslümanlara:

- Ey ahali, Halife Ömer'in sarayı nerede? Bana gösterin de atımı ve eşyamı oraya çekeyim, dedi. Sorduğu insanlar hayretle elçiye bakıp:

- Halife Ömer'in sarayı yoktur, onun bir can evi var. Halife Ömer'in adaletli saltanatının şöhreti göklere çıksa da onun fakirler gibi bir kulübesi vardır, dediler.

Gönül gözünü dertlerle çör-çöpten temizlemeden Hazret-i Ömer'in ruh sarayını nasıl görürsün?

Gönlünü boş heves ve arzulardan temizleyen mânâ âlemi ile yücelerden haberdar olur. 

Rum elçisi bu anlamlı sözleri duyunca Halife Ömer'i görme isteği iyice arttı. Yükünü ve atını oracıkta bırakıp Hazret-i Faruk'u aramağa başladı. Her yanda her yönde yana döne Halife Ömer'i arıyor ve soruyordu. Kendi kendine de:

“Koskoca halife ruh gibi insanların gözlerinden gizli,” diyordu. Arayan bulur, derler ya, bir Arap kadını elçiye Halife'nin yerini gösterdi:

- Ömer karşıdaki hurma ağacının altında, dedi.

Elçi yürüyüp hurmanın yakınına gelip durdu. Ömer'i görünce elinin ayağının titrediğini hissetti. Hurmanın gölgesinde kolunu yastık edip uyuyan Halife Ömer'in heybeti elçiyi ruhen etkiledi. Korku ve sevgi gibi zıt duygular, içinde fırtınalar estirdi. Kendi kendine:

“Ben padişahlar görmüş, büyük sultanların takdirini kazanmış bir insanım.” Padişahlardan duymadığım heybetin bin katı şuurumu alt üst etti. Aslan ve kaplan inine gittiğimde rengim bu derece uçmamıştı. Korkunç harp meydanlarında, kan sızan kılıçların, göğe çıkan feryatların arasında aslanlar gibi savaştım. Aldığım derin yaralarla cesaretimi kaybetmedim.  Bu adam şu ıssız yerde silahsız yatmış uyuyor, bense zangır zangır titriyorum. Bu ne hal? Şüphesiz bu heybet Hak'tandır.   Yoksa yamalı elbiseler içindeki bu adamdan olamaz,” dedi.

Kim Allah'tan korkarak emir ve yasaklarına uyarsa ondan insan, cin ve bütün hayvanlar korkar.

Kayser'in elçisi bu düşünceler içinde hürmetle ellerini bağlayıp Hazret-i Ömer'in başucunda onun uyanmasını bekledi.

Halife uykudan uyanıp da yanında kıyafet ve silahları ile yabancı birini görünce doğrulup oturdu. Elçi eğilerek selam verdi. Halife Ömer:

“Önce selam, sonra kelam” buyurarak yanına çağırdı: Şöyle yakın gelin, diyerek yanına oturttu. Korkmayın, dedi.

 

Korkana güven verilir, yüreği hoplayan teskin edilir.

Hazret-i Ömer yüreği oynamış olan elçiyi tatlı sözlerle okşayıp, yıkık gönlünü yaptı. Elçiye güzel söz ve iltifatlarda bulundu. Halife, ağyar (yabancı) görünüşlü elçiyi yâr gördü. Yolcu pek çevik, at da kapıdaydı. Halife Ömer, elçiyi istekli görünce ruhuna mana incileri serpiştirdi.

Elçi bu sevgi ve yakınlıkla ferahlayıp:

- Ey müminlerin Emîri, ruh nasıl oldu da yücelikler âleminden yere indi? Diye sordu. Ölçülemeyen bu ruh kuşu, bu ten kafesine nasıl girdi?

Hazret-i Ömer:

-Allah ruha emir verdi. Gözü kulağı olmayan “yok” lara, Allah “ol” emrini verince onlar sevinç ve coşkunlukla var olurlar. Var olanlara da “Yok ol” emrini verince onlar yokluğa at sürerler.

“ Ol dedi bir kere var oldu cihan

Olma derse mahvolur ol dem hemân”

                                                                     Süleyman Çelebi

(Allah bir yol “ol” dedi dünya var oldu, olma dese o anda her şey yok olur.)

 

Allah gülün kulağına bir şey söyledi, o güldü. Taşa söyledi; onu (kıymetli) akik madeni yaptı. Buluta söyledi; bulut gökten kırba gibi yaş döktü.

Rum elçisi Hazret-i Ömer'den bu sözleri işitince kalbinde manevi bir ışık parıldadı. Halifeye:

- Ya Ömer, o saf ve temiz ruhun bu bulanık bedende hapsedilmesinin sır ve hikmeti ne? Saf suyun çamurda gizli olduğu gibi, saf ruhun da bedeninde gizlenmiş sebebi ne?

Halife Ömer cevap verdi:

- Sen derin konulara dalmak istiyorsun. Manayı kelimeyle tutmak, rüzgârın şiddetini rüzgâr kelimesi ile göstermek istiyorsun. Ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilebiliyor musun? Mananın kelimelerde ifadesinde yüz binlerce fayda var. Bunun her biri canın tende bulunmasına nispetle pek değersizdir. Allah'a şükür her canın borcudur.

Sözün faydası yoksa söyleme, varsa itiraz eyleme.

Şiirde mânâ hatadan ( hâli ) uzak değildir. İsabeti, sapan taşının isabeti kadar zordur.

Hz. Muhammet, öfke ve hiddet ateşi ile kötü arzuların dumanından temiz olduğu için nereye baksa Hakk'ın güzel yüzünün tecellisini görürdü.

Gönlünde Hakk'a pencere açılan kimse mânevî olgunlukla her zerreden güneşi görür.

İki parmağını iki gözünün önüne getirirsen dünyadan bir şey görebilir misin? İnsafla söyle. Görememen dünya yok anlamına gelmez. Kusur o uğursuz nefsin parmaklarındadır.

Ekmek sofrada durdukça cansızdır ama mideye girince (kan-can) sevinçli bir ruh haline gelir.

İnsanın tek kolu, canın verdiği kuvvetle dağı, denizi yarıp madenleri işler. Canlar canının kuvveti (Hazret-i Muhammed'in) de el işareti ayı ikiye böler.

İnsan gözden ibarettir, gayrisi et ve deri. Hakiki göz, dostu gören gözdür. Dostu görme saadetinden mahrum bir gözün görmesinden görmemesi iyidir. (Şerh-i Mesnevi, c.3,s.728-784)

(Yaşar Çalışkan,  Kızıl Postun Eşiğinde Hz. Mevlânâ'dan Seçme Hikâyeler, Nüve Yayınları, Konya, 2008)