Mübarek Ramazan ayını neredeyse ortaladık…
Çok önemli ve büyük bir imtihandan geçiyoruz. Rabbim bizi sınıyor. Güneşe ve kavurucu sıcağa ne kadar dayanabileceğimizi ölçüyor.
Elbette ki hikmetinden sual olunmayan Allah, kullarına yüklenemeyeceği yükü de yüklemez. Ama bazensabrımız son demlerine kadar geliveriyor.
Bir yerde okumuştum geçenlerde. Oruçlu olan insanlara acımayın demiş birisi.Çünkü o zaten alacağını alıyor ve ahirette ödüllendirilecek diye eklemiş.
Acımayın kısmı tartışılır ama sadece nefsi terbiye etmek için gün boyu aç ve susuz kaldığınızı, bunun yanında yine nefsi hoş edecek birçok şeyden de uzak duruşunuzu düşündüğünüz zaman, ‘olsun’ diyorsunuz, ne kadar kavurucu bir sıcak olsa da diğer tarafta yüce Allah’ın taahhüt ettiği bir ödül var.
Sabretmektir aslındanefsi terbiye etmenin diğer adı. Sadece açlığa ve susuzluğa sabretmek değil; orucunuzu açtığınız zaman dahi yaşadığınız bazı olumsuzluklara karşı sabırlı olmak…
İnsanların hepsinin sizin gibi düşünmediğini, sizin ruh halinize, sizinle aynı psikolojiye sahip olmadığını bilmek ve bildiğiniz gibi davranmaktır sabırlı olmak…
Peki bunu yapabiliyor muyuz?
Yani ne kadar sabredebiliyoruz?
Nefsimizi ne kadar terbiye edebiliyoruz?
Bunları düşünmek lazım…
Önceki akşam Meram Yaka Caddesi üzerinde bulunan kafelerden birinde gördüğüm olay üzerine bunları yazmak geldi içimden.
İftardan çok sonraydı. Hani millet iftar sonrası çıkıp serin bir yerlerde vakit geçiriyor ve gün boyu tuttuğu orucun yorgunluğunu atıyor ya, o saatlerdi işte.
Şeytanın avrat boşadığı saatler değildi…
Kafelere bu aralar ilgi en doruk noktasına ulaşmış. Bazıları evinde oturmayı tercih ederken, bazıları da kafasına uyan, kendisinden bir şeyler bulduğu, kendisini huzurlu ve mutlu hissettiği bir çay bahçesini veya kafeyi mesken ediniyor.
Hal böyle olunca da kafelerin önünde ciddi bir trafik yoğunluğu ve park sorunu yaşanıyor. Bu sorun o kadar büyük bir hale gelmiş ki artık müdahale edilmesi bir zorunluluk olmuş. Park ve trafik sorunu ile ilgili konuşurken, kafelere ruhsatı veren belediyelere de iki kelam etmek lazım.
Çünkü kafe sahipleri müşterilerini en iyi şekilde ağırlamak istiyor -ki doğal hakları bu-. Diğer taraftan trafik ekipleri de trafikte yoğunluk oluşmaması ve park yapmanın uygun olmadığı yerde parkı önlemekle kendilerini mesul hissediyor.
Bu nedenle de bahsettiğim yerde zaman zaman gergin anlar yaşanabiliyor. Dün gördüğüm manzara polisin kendisini nasıl haklıyken haksız duruma düşürdüğünü de gözler önüne seriyordu.
Polis, kendisine verilen görevi yapmanın derdindeydi. Yol kenarına park eden araçların sahiplerini uyarıyor, park yapmaya çalışanları da engelliyordu. Kafelerin yöneticileri ise müşterilerinin ceza yemesini engellemek için polisten birazcık müsaade etmesini isteyip, gereğini yapacaklarını söyledi.
Polisin kendisine yakışmayan tavrı ise tam da bu noktada belirdi. Kafe yöneticilerinden biriymiş, eline aldığı gibi hırpalamaya, hatta yumruklamaya başladı. Sonrasında biber gazları havada uçuşup gözleri yakarken diğerleri araya girip polislerle kafe yöneticilerini ayırdı.
Yazımızın başında ve başlığında bahsetmiştik ya, sabır…
Şeytanların bağlandığı bir dönemde nefsimize hakim olamayıp, alttan almak varken üste çıkıp, nazik bir dille uyarmak varken kızıp kabarıp bu sonuçlara giden yolu kendi ellerimizle hazırlıyoruz.
Özetle sabretmiyoruz.
Sabretmek lazım…
Mesnevi’den:
“İbadetlerin netice vermesi için zevk gerek; tohumun ağaç olması için iç gerek!”