Canınız çok yanarken, dünyanız başınıza yıkılmış gibi hissederken birinin omzunuza dokunup o sihirli (!) sözleri söylediği anı bilirsiniz:
“Amaan, takma kafana, iyi düşün iyi olsun!”
Ya da daha kötüsü: Aaa şükretmeyi bilmiyorsun, daha kötüsü olabilirdi.”
O an içinizden o kişiye sarılmak mı gelir, yoksa avazınız çıktığı kadar bağırmak mı? Muhtemelen ikincisi. Çünkü o an ihtiyacınız olan şey, acınızın üzerinin alelacele örtülmesi değil, görülmesidir.
Modern çağın bize dayattığı en sinsi tuzaklardan biriyle karşı karşıyayız: Mutlak mutluluk zorunluluğu.
Sosyal medya profillerinde "sadece iyi enerjiler" etiketleri uçuşuyor. Hüzne, öfkeye, hayal kırıklığına, yasa yer yok. Sanki üzülmek bir başarısızlık, acı çekmek bir beceriksizlik, "olumsuz" bir duygu hissetmek ise düşük frekanslı bir varoluş biçimi gibi algılanıyor.
İşte buna "Zehirli Pozitiflik" diyoruz.
Zehirli pozitiflik, insanın ne yaşarsa yaşasın sürekli olumlu bir tutum sergilemesi gerektiğine dair o baskıcı inançtır. Gerçek duyguları, sırf "negatif" görünüyor diye reddetmek, bastırmak ve geçersiz kılmaktır.
Bu; kırık bir kemiğin üzerine renkli, desenli bir yara bandı yapıştırıp "Geçecek, sadece gülümse!" demeye benzer. Yara bandı kanamayı dışarıdan gizler ama içerideki kemik yanlış kaynamaya devam eder.
Duyguları Hapsetmenin Bedeli
Gerçek hislerimizi "pozitif görünme" adına bastırdığımızda, onları yok etmeyiz; sadece derinlere atarız. Ve, bastırılan her duygu en beklemediğiniz anda, çok daha güçlü bir şekilde kapıyı kırıp dışarı fırlar. Bu bazen bir öfke patlaması, bazen kronik bir yorgunluk, bazen de sebepsiz bir ağlama krizi olur.
Sürekli "her şey harika" maskesi takmak, insanda derin bir utanç duygusu yaratır. Kişi, "Herkes bu kadar mutluyken ben neden üzgünüm? Bende bir sorun mu var?" demeye başlar. Bu da bizi, en çok bağ kurmaya ihtiyaç duyduğumuz anlarda yalnızlaştırır. Çünkü sahte bir gülümsemenin ardındaki insanla gerçek bir bağ kuramazsınız; insanlar ancak yaralarını paylaştıklarında gerçekten yakınlaşırlar.
İnsan Olmak "Sadece Güneşli Günler" Değildir
Şunu anlamak zorundayız: İnsan olmak sadece bahardan ve güneşten ibaret değildir. Fırtına da, kar da, yağmur da bu ruhsal coğrafyanın parçasıdır.
Üzüntü, öfke, kıskançlık, korku... Bunlar "kötü" duygular değil, "insani" duygulardır. Hatta habercidirler; bize bir sınırımızın ihlal edildiğini, bir ihtiyacımızın karşılanmadığını veya bir kaybımız olduğunu söylerler. Onları susturmak yerine, ne söylediklerini dinlemek zorundayız.
Sağlıklı olan; sürekli pozitif olmak değil, tüm duygulara ev sahipliği yapabilme kapasitesidir. Buna "duygusal esneklik" diyoruz.
Peki Ne Yapmalıyız?
Bir dahaki sefere kendiniz veya bir yakınınız zor bir dönemden geçerken, "Hemen toparlanmalıyım" baskısını bir kenara bırakın. Zehirli pozitiflik yerine, "gerçekçi şefkati" deneyin.
Fark şudur: Zehirli Pozitiflik: "Üzülme, her şey geçecek, gülümse." Gerçekçi Şefkat: "Şu an canının yandığını görüyorum ve bu çok normal. Ben buradayım."
Kendinize verebileceğiniz en büyük hediye, "olmanız gerektiğini düşündüğünüz" kişi değil, "o an olduğunuz" kişi olmanıza izin vermektir.
Bazen en pozitif şey, "Bugün hiç iyi değilim ve bu sorun değil" diyebilmektir. İyileşmek, "mış gibi" yapmakla değil, ancak olanı kabul etmekle başlar.