Hepimizin hayatında, etrafımızdaki çemberde mutlaka o insandan bir tane vardır.
"Ben hallederim"cilerdir onlar. Sorun çıkarmazlar, yük olmazlar, aksine herkesin yükünü omuzlarlar. Bir plan yapılacaksa en çok onlar esner, bir kriz çıkacaksa alttan alan hep onlar olur. Kendi dertlerini bir kenara itip, sizin derdiniz için uykularından vazgeçen; ilişkilerde, dostluklarda, aile içinde hep o görünmez "taşıyıcı kolon" görevini üstlenen o tanıdık yüzler...
Dışarıdan bakıldığında sonsuz bir sabırları ve tükenmez bir şefkatleri var gibi görünür. Ta ki o güne kadar.
Bir gün, çok sıradan bir sabah, belki de incir çekirdeğini bile doldurmayacak küçücük bir olay yaşanır. Yanlış söylenen bir söz, unutulan küçük bir detay ya da iptal edilen bir kahve planı... Ve o güne kadar dağları deviren, en ağır sözleri yutan o fedakâr insan, arkasına bile bakmadan, tek kelime etmeden, kapıyı usulca çekip gider.
Geride kalanlar büyük bir şok içindedir. Şaşkınlıkla sağa sola sorarlar: "Ne oldu şimdi? Durup dururken neden delirdi? Her şey ne güzel gidiyordu..."
Oysa gözden kaçırdıkları o acı gerçek şudur: Her şey, sadece o yükü omuzlamayanlar için güzel gidiyordu. Ve o gidiş, asla "durup dururken" değildi.
İnsan psikolojisinin çok temel ama çoğunlukla görmezden gelinen bir kuralı vardır: Hiç kimse bir anda gitmez. Gürültüyle, bağırıp çağırarak, kapıları çarparak kavga eden insan aslında gitmek istemiyordur; o hâlâ anlaşılmak, görülmek ve onarılmak için çırpınıyordur. Sesi çıkıyorsa, umudu var demektir.
Ama sürekli fedakârlık yapan insanların gidişi gürültülü olmaz. Onların vedası, yıllara yayılan sessiz bir valiz toplama sürecidir.
Yuttukları her "hayır", kendi içlerinde biriktirdikleri bir hayal kırıklığı taşına dönüşür. Karşı taraf kırılmasın diye sustukları her an, aslında içlerindeki o sevgi bağından bir halatı koparırlar. Biz onları "Ne kadar da anlayışlı" diye alkışlarken, onlar içten içe görünmez olmanın, varlıklarının bir lütuf değil de alışılmış bir mecburiyet gibi görülmesinin o ağır yorgunluğuyla çürümektedirler.
Bir süre sonra, yaptıkları o devasa fedakarlıklar karşı taraf için bir lütuf olmaktan çıkar, "zaten yapması gereken rutin bir göreve" dönüşür. Teşekkürler azalır, beklentiler arsızlaşır. "Nasıl olsa o idare eder", "Nasıl olsa o kırılmaz" kibri, ilişkideki bütün teraziyi altüst eder.
İşte o bardağı taşıran son damla, aslında incir çekirdeğini doldurmayacak o küçük olay değildir. O son damla, "Ben artık bu masada görünmüyorum, benim emeğimin hiçbir değeri kalmamış" hissiyatının kesin bir kabule dönüşmesidir. İçlerindeki o son 'belki bir gün kıymetimi anlar' umudu da tükendiğinde, artık tartışmaya, açıklama yapmaya bile mecal bulamazlar. Çünkü bilirler ki; yıllarca eylemleriyle, fedakarlıklarıyla ve sessizlikleriyle anlatamadıkları değerlerini, o saatten sonra kelimelerle anlatmaları imkansızdır.
Sürekli veren insanların gidişi bir patlama değil, bir tükeniştir. Onlar sizden bir anda vazgeçmezler; uzun bir zaman diliminde, yavaş yavaş, yana yana kendi içlerinde o bağı keserler. Ve kestikleri gün, geriye dönecek hiçbir köprü bırakmazlar.
Bugün kendi hayatınıza, etrafınızdaki insanlara şöyle bir bakın. Sizin için hep "halleden", hep "esneyen", yüzünden o yorgun ama şefkatli gülümsemeyi eksik etmeyen o insana dikkatli bakın. Onun o sessiz ve sorunsuz halini bir "onay" sanma gafletine düşmeyin.
Çünkü dünyadaki en sağır edici gürültü, kavga eden birinin bağırışları değil; sizden ve sizli bir gelecekten tamamen vazgeçmiş birinin sessizliğidir.
Unutmayın; hep veren, hep alttan alan o insanlar bir gün o kapıyı usulca çekip gittiklerinde, arkalarında düzeltilecek bir hata ya da özür dilenecek bir kavga bırakmazlar. Sadece ve sadece, kendi geç kalınmışlığınızla baş başa kalacağınız, o buz gibi, geri dönüşsüz boşluğu bırakırlar. Ve inanın bana, o kapı bir kere kapandıktan sonra ne kadar bağırırsanız bağırın, sesinizi o büyük boşluktan öteye bir daha asla duyuramazsınız.