ONE MİNUTE, TWO FACE.

Abone Ol

Ne diyorlardı: "Aman hüsnü zan edelim, kardeşlerim. Ağzımızı yüzümüzü dağıtanlar aslında bizi okşuyorlar. Bizi borçlandırarak dinden çıkaranlar bizi mal sahibi yapmak istiyorlar aslında. Bize kapitalizmin vazgeçilmezliğini öğütleyenler aslında bizim zenginleşmemiz için çalışıyor. Bizden bunlar; kardeşlerimiz..."

Yahut da; "gavurlara göz ediyormuş gibi yapıyor ama aslında onlara numara çekiyorlar. Bize bir saha açmak için onlardanmış gibi görünüyorlar. Esas dertleri biziz! Dünya böyle kardeşim, gavur güçlü savaşılmaz. Başımızda bulunan hocalar, başkanlar en münasip, olgun tavrı sergiliyorlar. Onlardanmış gibi görünüp aslında bizim haklarımızı korumaya çalışıyorlar..."

Kendilerinden olduğunu düşündükleri reis, hoca ve efendilerinin yaptığı gayri kabili izah vaziyeti makul hale getirmekte mahirdir takipçiler. Bu misalleri teferruatlandırabiliriz!

Bir cepheden bakınca Türkiye onun sayesinde Ortadoğu'da 'Ilımlı İslam'ın rol modeli, laiklikle İslam'ın uyumunun biricik numunesi olma şansı elde etmişti. 'Demokrasiyi içine sindirmiş' Müslüman bir Türkiye bütün İslam âlemine 'ilham' veriyordu. Hem Türkiye büyüyor, hem İslam dünyası gelişmeyle tanışıyor,  hem de dünyada hükmünü ceberutça sürdüren gavurlar bize bir şey yapmıyor... Bu sihirli formül niçin bu zamana kadar keşfedilememiş? Bu keşif öyle fevkalade bir imkân vermişti ki bu zamana kadar bir araya gelemeyen Tüsiad, Müsiad ve hatta Tuskon mevcut 'imkân'dan istifade edebiliyordu. Dünya ve Türkiye için bir 'müspet' hava yakalanmıştı. Türk(!) dizileri modern hayatın Ortadoğu ahalisine boca edilmesi işine yaradığına göre bazı garibanların 'yeniden Osmanlı kuruluyor' hayaline duçar olmalarından ne gibi bir zarar çıkabilirdi? Yakın ve uzak coğrafyada azıcık i'tikadî hassasiyeti kalmış ahaliye; "modern dünyadan korkmayın, demokrasiden korkmayın, laiklikten korkmayın, bankalardan korkmayın, beş yıldızlı batakhanelerden korkmayın, Müslümanlığınıza bir halel gelmez" diyen bir rol modelin kendini halife sanmasından ne çıkardı ki?

Haçlı orduları olarak karşısına çıkan dünyayı 8 kez dağıtmış bir kuvvet olarak Türkler 'İnsanlık Dünyası'na korku salmışlardı. Ama artık 'Türkler geliyor!' diye çocukların korkutulduğu 'karanlık asırlar' geride kalmıştı. Hem Dünya kazanıyor, hem Türkiye kazanıyor, hem 'Âlem-i İslam' kazanıyor. Ne a'lâ kazanç: Şeytan kazanıyor, melek kazanıyor, insan kazanıyor. İnsanlık tarihinde bu zamana kadar keşfedilmemiş, herkesin kazançlı çıkacağı 'efsunlu' formül'.  Bu zamana kadar siyah ve beyaz var diye inanmışız ahmak gibi... Artık siyah ve beyaz yok. Grilik var. Yaşasın grilik...

Güvenlik Konseyi üyesi bile olmuştuk. Sistemin ağa babalarıyla anlaşmak o kadar kötü değilmiş bak. Bizi de içlerine alıyorlar. Sofraya biz de oturacağız. Yaşasın! Kârımız katlanacak. Daha çok alacağız, daha çok satacağız! 

“Biz sisteme karşı değiliz ki, hem sistem kazanıyor hem Türkiye! Daha ne istiyoruz be kardeşim? Bak bize “gavurdan dost olmaz” diye dedemizin korkuttuğu adamlar o kadar da kötü değilmiş. Onlar da insanmış. Türklerle beraber iş tutuyorlar!” 

Bu mübtezel havadan memnundu kalabalık. Fethullah Gülen-AKP etrafında halenen kalabalık, bu sürurlu tablodan memnuniyet hususunda uzunca bir müddet mutabıktı. Bu tetabuk ediş, örtüşme Gezi Parkı hadiselerinden sonra ortadan kalkmaya başladı. Bülent Arınç, Erdoğan'a özgül ağırlığını hatırlattı.  'Ilımlı İslam'ın biricik numunesine,  demokrasi ile İslam'ın, irtica ile laikliğin muhteşem uyumunun ipek giysili mümessiline yavaş yavaş 'diktatör' üniforması giydirilmeye başlanacaktı. 

İslam dünyasının batılılaştırılması, geliştirilmesi, kalkındırılması için demokratik-laik-Müslüman formülün geliştirilmesinde istimal edilmekten müftehir siyasi hareket yavaş yavaş hakir  görülmeye başlanacaktı. 'İslam dünyasını batılılaştırması muamelesi işi bir anda 'Müslümanları batılılar aleyhine kışkırtan adam' rolüne doğru inkılab etmeye başlayacaktı.

Her ne kadar da toplantı çıkışında basına "ben onu moderatöre söyledim" dedirtilmiş ise de Davos'taki 'One minute' 'Elkaideci' yapılma yolunda bir zemin temin edecekti. One minute çıkışı aslında sisteme dahil edilememiş unsurları işe dahil etmeye yaramıştı. 'One minut'e kadar hala "demokrasi diye bir şeyi kabul etmeyiz, partiye oy vermek caiz mi?" gibi 'takıntıları' olan kenarda köşede 'ehlileşmemiş' üç beş gariban da sisteme dahil edilmişti. Anlaşılan oydu ki sistem de bu sebeple 'İsrail'e posta koyan pehlivan' görüntüsüne müsaade etmişti. 

Sistem açısından bakınca bu yeni aktör demokrasi, insan hakları, serbest piyasa dinine dehalette tereddüt gösteren 'geri kalmış' unsurların kalkınma ve modernizasyona gönüllü iştirakini temin eden bir katalizördü. Bunun farkında olarak sistemin açtığı emniyetli koridora doluşan doluşana. Hem Müslüman oluyorsun hem İsrail'e kafa tutuyorsun hem de sistem sana bir şey demiyor ve hatta Ortadoğu'da önünü açıyor. Kimsenin tavuğuna “kış!” demiş olmuyorsun... Söylemde şuydu hatırlayalım: “Biz İsrail'e düşman değiliz, başındaki üç beş kendini bilmez kötü adama garezimiz...” Onların dışında dünyada kötü, şeytan, gavur, siyah diye bir şey yoktu zaten. 

Fakat sistem Erdoğan'a öyle bir rota çizmişti ki yürünen yol günü geldiğinde 'Saddam' yapılabileceği bir yoldu. Tek yolda gidiliyordu ancak iki vecheli bir istikametti bu. Demokrasi dışı kalmış unsurlar döngüye dahil edildiği zaman görev bitecekti anlaşılan. 

Sistem bir taşla iki kuş vurmuş olacaktı. Bir yandan Erdoğan'ı günü geldiğinde 'El-kaideci' yapma imkânı elde etmiş, diğer yandan o zamana kadar siyasilerden açık bir İsrail düşmanlığı görme hevesiyle yanan sistem dışı kalmış sair unsurlar döngüye sokulmuştu. "Ben bu zamana kadar hiçbir partiye oy vermedim ancak şimdi vereceğim" diyen azımsanamayacak bir muhalif unsur sisteme eklemlenmiş oldu.  Böylece demokrasinin bir 'fazilet' olduğunu o 'cahil', 'ham kişiler' de anlamış oldular. Türkiye'de sistemin günü geldiğinde 'temizlemeyi' planladığı bütün antidemokratik unsurlar demokrasiyi tercihe sürüklenerek ontolojik olarak intihar ettiler. Ne hoş katliam; ölen memnun, katil memnun!

Gongun niçin çaldığını biz anlayamadık ama! Gezi Parkı eylemleri akabinde ABD sefiri Ricardione'nin açıklamalarından anlayan anladı, anlayacağını.

Başbakanmış gibi görünmesine izin verilen on yıl boyunca ılımlı ılıman işlerin icraatçısına kısa bir sürede 'gaddar bir diktatör' elbisesinin giydirileceğini kim tahmin edebilirdi? 

O bir 'diktatör' olmaya başlamıştı artık... Hem de ne diktatör? Her şeyi kontrol eden bu 'ceberut diktatör' kripto telefon diye kendi kullanımına tahsis edilen telefonun dinlendiğinden habersizdi. 'Kumpas'lar altında 'zalim' bir diktatör!.. 

İstihbaratıyla 'her yere hakim' ancak nasılsa yakın korumalarından habersiz.  Kendi atadığı HSYK üyelerinin mensubiyetinden bihaber bir 'SS Generali'.  Kendi aleyhine faaliyet yürüten bakanlara bile sözü geçmeyen bir 'Hitler'..."Türk milliyetçiliğini ayağımızın altına alıyoruz” diyen bir 'Türk milliyetçisi'.

Devlet otoritesini devlet kuvvetleriyle savaşanlara nakletmekte, onlarla müzakere etmekte sakınca görmeyen 'devletçi' bir monark... "Bir Müslüman laik bir devleti idare edebilir" diyen 'fundamantalist' bir 'İslamcı'. 

AB Anlaşmasına kendinden on kat büyük papaz heykelinin altında imza atarken ayağını yerden kaldırdığı tespit edilmiş bir 'mücahit'. Her gün sistematik olarak Müslüman öldürülen Afganistan'da faaliyet yürüten BM 'barış gücü'ne asker gönderen ülkenin başbakanı olduğuna bakmayın siz onun. O, Hikmetyar'ın yanında otururken fotoğraf çektirmiş gizli bir 'cihatçı'.  "Kur'an'dan başka nizam verici kabul etmeyiz"den "Kopenhag kriterlerini Ankara kriterleri yapar yolumuza devam ederiz" e gelmiş 'mutaassıp' biri... Kıyıda köşede faize, sigortaya, krediye bulaşmamış hiç kimsenin bırakılmadığı son on yılın tavizsiz 'dindar' başbakanı.  Faize haram denilmesinin fiilen yasaklandığı bir ülkenin 'sofu' başbakanı! Tesettüre uygun giyinmenin artık ticari değerinin bile kalmadığı bir ülkenin 'gerici' başbakanı. O içki tüketiminin, fuhşun, faizin kaç kat arttığının açıklanamadığı bir ülkenin 'şeriatçı' başbakanı. Aleviliğin, Süryaniliğin, Ortodoskluğun, Katolikliğin şımartıldığı Müslümanlığın mahcup hale getirildiği bir vasatı teminden çekinmeyen sağlam bir 'ehl-i sünnet' müntesibi.

Ultra solcuların değil dillendirmek, aklından bile geçiremedikleri Gayrimüslim, Patrikhane, Romen açılımlarını yapmış bir 'faşist'. Henüz seçmenin kıvamı uygun olmadığı için 'homoseksüel açılımı'nı 30 Mart sonrasına bırakmış 'otoriter bir erkek'... 

Kalan üç beş çivisi de son reform paketleriyle sökülen Türkiye'de ona şimdilerde uluslararası çevrelere mensup 'yetmez ama evetçi' 'yerli' unsurlar "iyiydi ama reformlara ayak sürüyor" diyorlar. Artık sıkılmışlar anlaşılan. 

İşlerin hem onlardan hem bunlardan görüntüsüyle yürüdüğü günler geride kalıyor gibi.  Herkes için yorucu olan bu tuluatın son perdesinde olduğumuz anlaşılıyor...

Dayan Yorgo! Geliyorlar.(*)  Bu seçimde olmazsa bir sonrakinde!

 

Mustafa DEVECİ

25 Cemaziyel Evvel 1435

 

(*)Kılıçdaroğlu, Yunanistan'ın Sosyalist Başbakanı Yorgo Papandreu'ya da bir mesaj gönderdi: “Dayan Yorgo, biz iktidara geliyoruz” Hürriyet, 31 Mayıs 2011.