Bu dünyanın bir imtihan yeri olduğunu unutup, ebedi kalacakmış gibi davrananlar,
Bulunduğu makam ve mevkilerinin geçici olduğunu unutarak sürekli kendilerininmiş gibi hareket edenler, bulundukları yerlere nasıl ve hangi şartlarda geldiklerini hatırlamayan ve bütün kerameti kendinde görerek bir kibir ve gurur abidesine dönüşenler,
Küçücük bir kum taneciği kadar olan meziyetlerini kocaman bir dağ mesabesinde görmekten ve göstermekten zevk alanlar,
Samimi ve doğru sözlü insanlardan rahatsız olarak çevrelerini yalaka ve riyakâr insanlarla dolduranlar, hizmet sözü ile gelip, oturdukları koltuklarını ulaşılmaz sarp kulelere dönüştürenler, etraflarındaki samimi insanlara karşı ilgisiz davrananlar,
Emekleri ve duaları ile yanlarında olan insanlara dahi zulmetmekten geri durmayanlar, eski dostlarını ilk fırsatta satmaktan haya etmeyenler,
Topraktan geldiğini ve tekrar toprağa döneceğini unutarak yeryüzünde kendisini neredeyse ilahlaştıranlar,
Gerçek yüzlerini yıllarca saklamayı başaran ikiyüzlüler,
Yukarısındakilere el pençe divan durup, aşağısındakilerin kanını emen aşağılık varlıklar,
Çevresindeki samimi insanların alın terini basamak yaparak yükselen ve henüz birinci katta iken sahiplerini kendi terlerinde boğmaya yeltenenler,
Menfaatleri uğruna insanları kullanıp atmayı marifet zannedenler, yükselmek için her yolu mubah görenler, vefasızlar, şahsiyet yoksunları, geçmişini bir anda silip atanlar, aslını inkâr eden haramzadeler,
Bozuk karakterli garip yaratıklar, zalimler, kara vicdanlılar, hak, hukuk düşünmeyen gaspçılar, emanete hıyanet eden hainler, verdiği sözleri yerine getirmemeyi alışkanlık haline getiren zavallılar,
Siyaseti yandaşlarına menfaat kapısına dönüştüren alçaklar, milletin malını çarçur edenler, insanların güven duygularını yok eden istismarcılar, ahitlerinde ve akitlerinde durmayan yüzsüzler,
Yeryüzünde caka satarak yürüyenler, halkın meclislerini halka kapatanlar, halktan kaçanlar, zulümle iştigal edenler, zalimlerin zulmünü gördüğü halde mani olmak için gayret etmeyenler,
Gazze’deki vahşeti içi sızlamadan, yüreği yanmadan film seyreder gibi vurdumduymazlıkla kılını dahi kıpırdatmadan seyredenler, Filistin davasına bigâne kalanlar, Filistin’in haklı davasını dava edinmeyenler ve bilumum yanlış yolda olanlar ve yanlışta ısrar edenler, bilin ki ölüm var. Vallahi ölüm var.
Yaptıklarınızın ve yapmanız gerektiği halde yapmadıklarınızın hesabının verileceği bir yere götürecek olan ölüm sizi bekliyor. Tabii verebilirseniz… Ne çetin bir hesap günüdür o… İyi ki o gün var. Tek tesellimiz, tek ümidimiz o gün…
Aslında bu uyarı başta kendi nefsime olmak üzere herkesedir. Geliniz bu olumsuzluklardan kurtulmanın ilk adımını atalım ve bugün Filistin’i gündemimize alarak ne gerekiyorsa yapmanın gayreti içinde olalım. Yapmamız gerekeni tekrar yazmakta fayda var. Boykotsa boykot, mitingse miting, eylemse eylem, duaysa dua, destekse destek ve yardım, zamanı geldiğinde de fiili bir cihatsa evet cihat diyerek bu düşünceler içinde davranmak Müslüman olmanın gereğidir.
Her ölümden sonra şu cümleler dökülüyor dudaklarımdan… Hayat kısa, ömür sınırlı, ölüm her an gelebilir. Haksızlıklara ve vefasızlıklara değmez bu kısacık hayat…
İlahi Takdir ne ise o tecelli ediyor. Ömür defterini tamamlayan ve sayılı olan nefeslerini tüketenler, birer birer ahiret âlemine gidiyor. Orada kendilerini kurtaracak olan sadece imanları ve dünyada iken yaptıkları güzel amelleri olacaktır. Bir gün bizim de gözlerimiz kapanacak, bir gün bizi de toprağın kara bağrına bırakıp dönecekler.
Ölümden kurtuluş yok. “Her nefis ölümü tadacaktır” diye emir ferman buyurmuş Yaratan. Bu fermanı değiştirmeye kimin gücü yeter ki? Gidenleri geri getirmeye kim muktedir olabilir? Şu anda yaşantısını sürdüren; genç, yaşlı, zengin, fakir, zalim, mazlum ne kadar insan varsa hepsi, bir gün ölüm denen gerçekle karşılaşacaklar. Bundan kaçış yok.
Şöyle geriye dönüp bakıyoruz da, daha dün olmuş gibi hatırladığımız bazı olayların üzerinden yıllar geçmiş. Zaman su gibi akıp gidiyor. Hayat hakikaten çok kısa… Ömür sınırlı… Nefesler sayılı… Ölüm her an kapımızı çalabilir. Her an, haydi bakalım hesap vakti geldi denebilir. “Gel bakalım, yeter artık dünya yolculuğun, asıl vatanına gitme vaktin geldi” çağrısı ile her an karşılaşabiliriz. Her an ölüm meleği, “yürü ebedi âleme” diyebilir. Bu zorunlu davetin bir saniye bile sonra gerçekleşmeyeceğini kim garanti edebilir?
Daha bir yıl önce bu dünyada ömür süren 50 bin insan Gazze’de bombalar altında can verdi. Yine 20 ay önce hayatını idame ettiren 50 binden fazla vatandaşımız, meydana gelen depremde saniyeler içinde hayattan koptu. Daha düne kadar yanımızda olan bazı yakınlarımız şu anda yoklar. Ölüm hayatın bir gerçeğidir.
Bu âkibetle hepimiz karşılaşacağız bir gün… Kimseye kalmadı bu dünya… Nice Peygamberler, nice Allah dostları ve nice sultanlar geldi geçti bu dünyadan… Hepsi de ölümü tattılar. Ayrıca ilahlık iddiasında bulunan nice Firavunlar ve Nemrutlar da ölümden kaçamadılar. Ölüm ansızın yakaladı ve çekti götürdü herkesi kendi menziline… Kimse kurtulamadı ölümün pençesinden… Hiç kimse, bekle biraz daha diyemedi ölüm meleğine… Diyemez de…
Bugün Filistin’de büyük bir zulüm sergileyen İsrail’in yöneticileri de kaçamayacak ölümden. Ölüm onları da en acı bir şekilde yakalayacak.
İyisiyle kötüsüyle istisnasız herkes, istese de istemese de ölümü tadacak. Ancak, iyi insanlar ile kötü ve zalim insanların ölüm acısı aynı değildir tabi ki… Ahiret âlemindeki iyi - kötü ayırımı ölüm acısı ile başlar ve sonsuza dek sürer gider. Ölümü tadacağız ve ölümü yaşayacağız hepimiz. Ölüm, bir gün mutlaka bulacak hepimizi, saracak ve sıkacak bütün haşmetiyle bedenimizi… Bundan kurtuluş yok. Hesabımız ölümle başlayacak.
Azrail, bir gün gelecek ve vaktin doldu, ömrün hitam buldu, haydi gidiyorsun diyecek. İşte o anda, dünyada iken üzdüğümüz, mağdur ettiğimiz ve haklarını ellerinden aldığımız insanlar, gözümüzün önünden film şeridi halinde geçer mi acaba? Son bir pişmanlık kaplar mı içimizi? Ölüm acısı ile beraber vicdanımızın sızladığını da hisseder miyiz bir anda?
Hiç ölmeyecekmiş gibi zulümleri ile kibirleri ile saltanat sürenler, bir dünya nimetine kavuştuğu anda geçmişini unutanlar, bir koltuk uğruna dostluk ve kardeşlik gibi ulvi değerleri bir çırpıda silip atanlar, vefa nedir bilmeyenler, verdikleri sözleri unutanlar, ahid ve akitlerine bağlı kalmayanlar, insanları kendi menfaatleri için kullanıp atanlar, insan haklarını gasp edenler veya ihlal edenler, adaletsiz idareciler, hak hukuk tanımayan zalimler; bir gün siz de öleceksiniz. Size de bir gün sıra gelecek. Ölüm bir gün sizi de yakalayacak. Sizin de yakanızdan tutulacak bir gün… Ver bakalım dünyada yaptıklarının hesabını denecek bir gün size de… Bir gün sizde geleceksiniz musalla taşına… Sizde gireceksiniz bir gün kara toprağa… Nasıl ve ne şekilde öleceğinizi düşündünüz mü hiç? Bu hayat ebedi değil. Koltuklar, makamlar, ünvanlar kalıcı değil.
Hayata veda ettiğiniz gün sorulacak size… Değer miydi bu kısacık hayat yaptığın haksızlıklara? Değer miydi bu kısacık ömür yaptığın zulümlere ve vefasızlıklara? Bu kısacık yaşantı ahitlerini bozmaya değer miydi? Verdiğin sözleri, yaptığın akitleri unutuvermene değer miydi? Mazlum duruma düşürdüğün insanların beddularını almana değer miydi? Gazze’yi yalnız bırakmana değer miydi? Filistin’e vefasızlık yapmana değer miydi?
Gittiğiniz yerde melekler ve arkanızda mazlum, mağdur bıraktığınız insanlar soracak bu soruları… Bu sorular yakanızı bırakmayacak ve vereceğiniz bir cevap da olamayacak. Ruhunuz azap içinde kıvranacak, kaçacak bir yer de bulamayacaksınız. O zaman yaşayacağınız pişmanlıklar, ahlar, vahlar hiç fayda vermeyecek.
İnanın bu hayat, insanları üzmeye ve gönülleri kırmaya değmez. Hayat kısa, ömür sınırlı, ölüm her an gelebilir. Haksızlıklara, vefasızlıklara ve zulümlere değmez bu kısacık hayat… Ve son pişmanlık fayda vermez. Dikkat edelim… Dikkat edelim… Sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum.