Okul: Güvenli Liman Mı, Yoksa?

Abone Ol

Bugün köşemi neşeli renklerle, sergi haberleriyle ya da baharın coşkusuyla doldurmak isterdim. Ancak bir öğretmen, bir kadın ve her şeyden önce bir insan olarak, son günlerde okullarımızdan yükselen o soğuk haberlerin ağırlığı altında kalemim titriyor. Okul; sadece formüllerin ezberlendiği bir bina değil, bir çocuğun hayata dair ilk hayallerini kurduğu, en korunaklı olması gereken güvenli limandır. O limana fırtına girdiğinde, sadece bir bina değil, aslında geleceğimiz sarsılır.

Bir resim öğretmeni olarak her zaman şuna inandım: Elinde fırça tutan, bir rengin diğerine nasıl karıştığını hayretle izleyen, tuvalindeki dünyaya hayat veren bir çocuğun kalbinde şiddete yer kalmaz. Ancak bugün okullarımızda tebeşir tozuna hüzün, kalem seslerine ise korku karışıyor. Bir öğretmen sınıfa girdiğinde artık sadece dersini değil, öğrencisinin gözündeki o saf ışığın yerini alan kaygıyı da okumak zorunda kalıyor. Fakat tam bu noktada durup kendimize sormamız gerekiyor: Bu yükü sadece öğretmenlerin omuzlarına bırakıp kenara çekilebilir miyiz?

Peki, biz nerede hata yapıyoruz? Siyasetin ve günlük tartışmaların ötesinde, büyük bir toplumsal boşluğun içindeyiz. Bu mesele sadece eğitim sisteminin bir sorunu değil, evdeki sofradan sokaktaki kaldırıma, izlediğimiz ekranlardan kurduğumuz cümlelere kadar hepimizin ortak sınavıdır. Çocuklarımıza sadece sınavları geçmeyi öğretirken; empati kurmayı ve yaşatmanın kutsallığını öğretmeyi ihmal ettik. Şiddetin bir güç gösterisi sanıldığı bu iklimi bizler, yani yetişkinler inşa ettik. Şimdi ise bedelini en masum yerlerimizde, okullarımızda ödüyoruz.

Bir kadın ve bir eğitimci olarak biliyorum ki; şiddetin panzehiri daha yüksek duvarlar değil; toplumsal bir iyileşme seferberliğidir. Bu mesele sadece öğretmenin dersi değil; anne babanın, komşunun, esnafın ve bu toplumun her bir ferdinin asli görevidir. Bir çocuğun elinden tutmak, ona bir enstrümanın teline dokunmayı, bir şiirin dizesinde nefes almayı ya da bir tuvalin başında dünyayı güzelleştirmeyi öğretmek, hepimizin borcudur. Biz toplum olarak nezaketi yeniden "başarı" kabul etmedikçe, sınıflarımıza gerçek huzuru getiremeyiz.

Kalemimizden kan değil, sevgi damlamalıydı. Toplum olarak aynaya bakma vaktimiz geldi. Başarıyı sadece rakamlarda arayan bu anlayışın içinde "iyi insan" yetiştirme gayemizi toplu halde hatırlamalıyız. Bir öğretmenin canı, bir öğrencinin huzuru her türlü akademik başarının üzerindedir ve bu huzuru korumak tüm bir milletin namus borcudur. Unutmayalım ki; sanatın ve sevginin iyileştiremediği bir yarayı hiçbir kilitli kapı tedavi edemez.

Geleceğimizi, o masum gözlerdeki korkuyu silip yerine yeniden umudun renklerini koyarak kurtarabiliriz. Bir fırça darbesiyle dünyayı güzelleştirebileceğine inanan çocuklar yetiştirmek için önce bizlerin, yani tüm toplumun fırçayı eline alması gerekiyor. Çünkü gerçek eğitim; evde başlar, toplumda şekillenir ve kalpte mühürlenir.