Obeziteye sosyal çevrenin etkisi

Abone Ol

Merhaba değerli okurlar.
Bu hafta obezitenin karmaşıklığında bir diğer ayağı yani sosyal çevrenin rolünden bahsetmek istiyorum.
Obeziteyi konuşurken çoğu zaman işi kalori hesabına, diyet listelerine ve “irade” kelimesine sıkıştırıyoruz. Oysa çoğu insan aynı evde, aynı mahallede, aynı iş yerinde yaşadığı sürece bu mesele hiç de bireysel değil. Obezite, sandığımızdan çok daha fazla sosyal bir hastalık.

Bir düşünelim: Ne yediğimizi genellikle nerede ve kimlerle belirliyoruz? Aile sofralarında, arkadaş buluşmalarında, iş yerindeki çay molalarında… Çocuklukta tabağımıza konan yemek miktarından “bitirmeden kalkılmaz” uyarılarına, misafirlikte ısrarla ikram edilen tatlılara kadar uzanan geniş bir kültürel alan var. Sosyal çevre, yeme davranışlarımızın görünmez mimarı gibi çalışıyor.

Aile bunun en güçlü halkası. Ebeveynlerin beslenme alışkanlıkları, çocukların hayat boyu taşıyacağı davranış kalıplarını şekillendiriyor. Evde sebze-meyvenin nadir, paketli gıdaların bol olduğu bir ortamda büyüyen çocuğun obezite riskinin artması tesadüf değil. Üstelik mesele sadece ne yendiği değil; yemekle kurulan duygusal ilişki de öğreniliyor. Ödül olarak yemek, teselli olarak tatlı… Hepsi sosyal öğrenmenin bir parçası.
Özellikle yöremizde de yaygın olan bir diğer etmem ise yanlış süregelen gelenekler. Yaşadığımız toplumda çok güzel olan bir gelenek misafirperverliktir. Ancak burada bizi zora sokan şey ise bu durumu abartmamızdır. Misafir geleceği zaman Türk toplumu olarak bir hayli telaş içinde oluruz. Amacımız en iyi şekilde ağırlamaktır. Bu ağırlamayı da çeşit çeşit ikramlarla ölçeriz. Seçtiğimiz gıdalar da geleneksel olarak aşırı yağlı ve karbonhidratlardan oluşur. Yemek için hamurlu gıdalar, çeşit çeşit tatlılar, çay yanında yine şekerli ikramlar gelir de gelir. Bu geleneklerimizi. En kötü yanı bütün ikramları yeme zorunluluğumuz vardır gibi bir his uyanır hepimizde. Çünkü yemediğimiz zaman ev sahibi kendini kötü hisseder. Bu duygu nedeniyle hepsini yeriz. Ayrıca düğünler, cenazeler, özel günler , özel geceler misafirlikler ve hatta iftarlar derken sürekli bir organizasyon halinde sürekli kalori alımımız maalesef aşırı bir şekilde devam eder.

Arkadaş çevresi de benzer bir etkiye sahip. Aynı masada oturan insanların zamanla birbirine benzemesi şaşırtıcı değil. Sürekli dışarıda yemek yiyen, geç saatlere kadar atıştıran bir sosyal çevrede “ben salata alayım” demek hem zor hem de çoğu zaman sosyal baskı yaratıyor. Araştırmalar, yakın arkadaşların kilo değişimlerinin bile birbirini etkileyebildiğini gösteriyor. Yani obezite, bir anlamda “bulaşıcı” olabiliyor.

İş hayatı ise bu tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor. Masa başı işler, uzun çalışma saatleri, stres ve kolay ulaşılabilir yüksek kalorili gıdalar… Ofiste doğum günü kutlaması, toplantı arası kurabiye, akşam geç saatte söylenen pizzalar derken sağlıklı seçim yapmak bireysel bir mücadeleye dönüşüyor. Üstelik stresli bir iş ortamı, duygusal yeme davranışını da tetikliyor.

Bir de işin görünmeyen ama çok etkili tarafı var: normaller. Eğer çevremizde fazla kilo yaygınsa, algımız da değişiyor. Kilo artışı “herkeste var” diyerek normalleşiyor, sağlık riski geri planda kalıyor. Bu durum hem farkındalığı azaltıyor hem de değişim motivasyonunu zayıflatıyor.

Peki çözüm nerede? Yine sosyal çevrede. Obeziteyle mücadele sadece bireye yüklenirse çoğu zaman sürdürülebilir olmuyor. Aileyle birlikte değişen mutfak alışkanlıkları, arkadaşlarla yapılan yürüyüşler, iş yerinde sağlıklı seçeneklerin artırılması… Küçük sosyal değişimler, büyük bireysel sonuçlar doğurabiliyor. Bu nedenle toplumumuzu, beslenme alışkanlıklarımızı yeme kültürlerimizi ortak olarak gözden geçirmemiz toplumsal sağlığı etkileyecek bir tedavi şekli olacaktır.

Sonuç olarak obezite, yalnızca tartıda görünen bir sayı değil; içinde yaşadığımız çevrenin, ilişkilerin ve alışkanlıkların aynası. Kilo vermek ya da sağlıklı kalmak isteyen biri için en güçlü destek, çoğu zaman bir diyet listesi değil, yanında yürüyen bir sosyal çevre olacaktır.