Konya’nın önemli ses sanatçılarından Ahmet Alıcı, hayali olan müzik dünyasına giriş hikayesini anlattı. Müzik tutkusuyla yaşayan ve bu alanda kendini geliştirmek için çeşitli kurslara da katılan Alıcı, bu sayede kazandığı özgüvenle başarı basamaklarını bir bir tırmandı. İşte Alıcı’nın müzik dünyasına girişi serüveniyle ilgili röportajın ikinci bölümde anlattıkları;

Gelelim sizi marka yapan sanatçı kimliğinize… Müziğe ilginiz ne zaman ve nasıl başladı? Müzisyen olmaya nasıl karar verdiniz?

Müziğe olan ilgim, biraz klasik olacak ama ilkokul yıllarımda başladı… Beşinci sınıftayken Ramazan Bayram adında bir öğretmenim vardı. Ramazan Bayram Öğretmen Lisesi’nden yeni mezun olmuş, ilk görev yeri de bizim köyümüzdü… Ramazan öğretmenim çok iyi mandolin çalardı, müzikle arası çok iyiydi… Dün gibi hatırlıyorum; bir gün müzik dersimizde sınıfta bulunan bütün öğrencilere, türkü söylettirdi… Benim sesimi çok beğenmiş ve benimle özel olarak ilgilenir olmuştu. Hatta teneffüslerde bile çoğu zaman öğretmenler odasına gitmez; o mandolin çalar, ben de türkü söylerdim, bazen birlikte söylerdik… Bu böyle devam eder giderdi… Ben, “Bahçeye Gel Bahçeye” türküsü ile “Gurbet Yolu Gariplerin Yoludur” türküsünü ondan öğrendim. Bu müzikal olaylar, sınıf arkadaşlarımın bana karşı davranışlarında büyük değişimler meydana getirdi. Bu benim derslerime de olumlu olarak yansımıştı, ders notlarım oldukça yükselmişti. Öğretmenim Ramazan Bayram, bana öyle bir özgüven aşılamıştı ki, o sene 23 Nisan törenlerinde yapılan, beş yarışmanın hepsinde birden birinci olmuştum. Bu yarışlar; kaşıkta yumurta yarışı, çuvalda yürüme yarışı, üzerinizde yük olduğu halde; yerde, dizlerinizin üzerinde ve toprak zeminde yürüme yarışı (toprak zemin nedeniyle, bu yarışta dizlerim çok kanamıştı ama yarışı bırakmadan devam etmiştim), gözleriniz kapatılmış olarak, en çok yoğurt yeme yarışı ve atletizm yarışlarıdır.  Bayram törenlerini seyredenler arasında rahmetli babam da vardı… Babam bu durum karşısında çok ama çok gururlanmıştı, hatta cebindeki belki de son beş lirası olan parayı bana harcamam için ödül olarak vermişti. Bunlar ilkokulda ki güzel anılarım. Bir de kötü bir anım var: o zamanlar sadece sınıf geçme değil aynı zamanda okul bitirme sınavları da vardı. Bu sadece ilkokullara özgü bir sınav durumu değildi; ortaokul, lise, üniversite de yani bütün okullarda okul bitirme sınavları vardı. Neyse tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım 15 gün veya 30 gün süre ile sınavlara hazırlanma arası verildi. Biz geçmiş olduğumuz sınıfların; bütün derslerinin sınavlarına yeniden giriyorduk. Bu sınavlardan birinde sınav olurken çok sevdiğim bir arkadaşım, sorulardan birine takılmış olacak ki ısrarla kâğıdımı açmamı ve yazmış olduğum cevabı göstermemi istedi. Sınavda iki gözlemci öğretmen vardı; birisi bizim öğretmenimiz Ramazan Bayram ve adını hatırlayamadığım başka bir öğretmen. Öbür öğretmenimiz ısrarla bana işaret ederek kâğıdı kapatmamı istedi. Ben de bu durumu görmezlikten gelip, sınav kâğıdımı açmaya devam ettim. Bu durumu fark eden Ramazan öğretmen, bana doğru hışımla gelerek beni bir güzel dövdü. En sevdiği öğrencisiydim ama bir güzel dayak yemiştim. Doğrusu bu dayağı çok hak etmiştim. Ramazan Bayram öğretmenimi yıllarca ardım ama maalesef onun yerini bulup, ulaşamadım.

İlkokulu bitirdikten sonra Konya’ya gelerek, rahmetli amcamın müdürlüğünü yapmış olduğu Olgun Palas Otel’de çalışmaya başladım. Henüz 12 yaşımdaydım… Burada belki yalnızlıktan, belki de köyüme ve aileme duyduğum özlemden olacak ki kendime yakın bulduğum insanlara türküler söyleyerek, hüznümü azaltmaya çalışıyordum. Otelde çalışmaya devam ederken; sonraki yıllarda Konya Karma Akşam Ortaokulu’ unda eğitim ve öğrenim görmeye başladım. O zamanlar sık sık elektrikler kesilirdi. Elektrikler gelene kadar öğretmenim ve sınıf arkadaşlarıma türküler söylerdim. Onlar da çok mutlu olurlardı… Değişik ortamlarda ve yeni tanışmış olup samimi olduğum insanlardan türkü ve şarkı söylemem doğrultusunda istekler geliyordu, bütün bu olgular doğrultusunda sesimin beğenildiğini hissediyordum. Otelde çalışırken kimi zamanlar; hem işimi yapıyor, hem de kimsenin olmadığı zamanlarda saatlerce kendi kendime türküler söylüyordum. O zamanlar Konya’da hayat oldukça sosyaldi… Alaaddin Tepesi’ndeki çay bahçelerinde, Konya Fuarı’ndaki( şimdi Kültür Park olan yerde) çay bahçelerinde ve Meram’da bulunan çay bahçelerinde canlı müzikler icra edilirdi… Zaman zaman oralarda çalışan müzik gruplarını dinlerdim. Bazen kendimi onların yerine koyar, hayaller kurardım. Bu durumlar böylece devam ederken Halk Eğitim Merkezi’nin açmış olduğu “Ses Eğitim Kursu’na” başvurdum. Burada ki eğitim ve çalışmalar sonucunda kendime olan özgüvenim daha da arttı. Konya Halk Eğitim Müdürlüğü’nün, Türk Halk Müziği Koromuzu görevlendirmesi sonucu; Konya Yarı Açık Cezaevi’nde çocuk mahkûmlara, güzel bir konser vermiştik… Ben de bu minik konserde bir türkü söylemiş ve ilgi de görmüştüm. Hatta bir çocuk; kendi örmüş olduğu boncuk bir tespihi, hatıra olarak bana hediye etmişti… O tespihi hala saklarım. Çalışmış olduğum otelde; sürekli olarak otelde kalan Ahmet Kesen adında ki zeytin tüccarı bir müşterimiz, beni gazinolarda program yapabileceğime teşvik ve ikna etti. Hatta tanıdığı bir gazino müdürü olduğunu söyledi ve bir gece Ahmet Abi’nin selamları doğrultusunda, o yıllarda Konya’nın en lüks ve en popüler gazinosu olan “Neco Club” e gittim. Gazino müdürü Hasan Hüseyin Abiyle görüştüm ve beni sahne müdürü Fatih Kaptanoğlu ile görüştürüp “Bu kardeşimi sahnede bir dinleyelim, Fatih’ciğim”, dedi. Bunun üzerine ben sahneye çıktım ve bir türkü söyledim. Fatih Kaptanoğlu “Biz sana haber veririz,” dedi; fakat olumlu ya da olumsuz olarak bir haber gelmedi. Sanırım bu olaydan 30-40 gün sonra; 1980 yılının yaz ortasında Fatih Kaptanoğlu’nun bir arkadaşı, benim çalıştığım otelde sürekli müşteri olarak kalmaya başladı. Fatih Abi, zaman zaman otele arkadaşını görmeye geliyordu. Cesaret edipte Fatih Abi’yle bir türlü konuşamadım, Fatih Abi de benimle konuşmadı. Herhalde beni tanımadı diye aklımdan geçirdim. Ben de kendimi hatırlatma gereği duymadım. Açıkçası moralim bozulsun, istemedim. Yani konuyla ilgili ne soru sordum, ne de konuştum. Otelde kalan bir müşterinin yakın arkadaşı ile nasıl konuşulması gerekiyorsa, o sınırlar içerisinde konuştum, kendisiyle. Sonra Oruç ayı geldi, Oruç ayında Konya’da bulunan eğlence yerleri; Oruç ayına saygıdan ötürü hep kapalı olurdu. Hatta Konya’daki lokantalar dışarıdan Konya’ya gelen misafirlerine pencerelerinde perde olduğu halde hizmet verirlerdi. Neyse fazla uzatmayalım, 1980 yılında ki Oruç ayının sanırım son haftasıydı, şimdi kim olduğunu hatırlayamadığım bir arkadaşım heyecanla yanıma geldi ve bana “NECO Clubün neonlarında Ahmet Alıcı, yani senin adın yazıyor” dedi. Ben heyecanla “Allah Allah, nasıl olur?” dedim. Çünkü Fatih Abi ile müzik icrası konusunda bir konuşmamız olmamıştı. Ben heyecanla ve koşar0 adımlarla Neco Club’ün önüne gittim; zaten otele çok yakındı. Club kapısına ulaştığım an bendeki heyecan doruktaydı… Neonlara bir baktım ki gerçekten doğruydu, neonların en altında benim adım yazılıydı. Hiç unutmam, beyaz zemin üzerinde, büyük harflerle “Ahmet Alıcı” yazıyordu. Bu mutluluk anlatılmaz, ancak yaşanabilirdi. Evet üvertür de olsa en sonunda olmuştu.

Neco Club’te kısa zaman içerisinde çok yol kat ettim. Yaklaşık olarak bir sene sonra solist (assolist), bile olmuştum. Artık bundan sonrası daha kolaydı, beni dinlemeye gelen özel müşterilerim vardı. Hem de Clubteki masaların neredeyse yarısından fazlası beni dinlemeye geliyordu. Beni dinlemeye gelenler; benim sahnem bittiği andan itibaren Clubten ayrılıyorlardı. Çok güzel işlere imza atıyorduk. Türk Halk Müziğinde sahnede ilk showu biz gerçekleştirdik. Şöyle ki: Ben sahneye yorgan ve döşek çıkarmıştım, sahnede mangalda canlı olarak ateş yakıyorduk yani mekanın içini duman kaplıyordu. Bütün bunları “Huma Kuşu Yükseklerden Seslenir” adlı uzun hava için yapıyorduk. Hem de her gece… Canlı klip gösterimi yapar gibi…

Ayrıca, ben sürekli olarak folklor giysileri ve çoban kepeneği giyerek sahneye çıkıyordum. Çoban kepeneğinim özel bir tasarım sonucunda üretilmişti. Kepeneğin önünde ve arkasında renkli olarak tasarladığımız özel motiflerimiz vardı. Bu motifleri İlyas Kara adında ki halk dansları eğitmeni bir arkadaşımla birlikte hazırlamıştık. Kepeneği üreten keçeci yaklaşık olarak bir ayda hazırlamıştı. Bu kepeneği ve folklor giysilerini hala saklarım. Bazen de İstiklal Savaşı Gazisi olan; Dedem Hasan Yıldırım’dan almış olduğum, siyah koyun yününden dokunmuş olan şalvar ile yalın ayak olarak sahneye çıkardım. Tabi şalvarın üzerinde dedemin kuşağını da sarardım ve üst kısmında ise folklor gömleği olurdu. Bizim bu davranış biçimimiz herkesin ilgisini çekiyordu… Hatta o zaman ki Kelebek, Son Havadis, Adalet ve Milliyet gibi ulusal gazeteler beni haber yapıyorlardı. Folklor giysileri ile sahneye çıkışım tam 16 yıl sürdü. Bu giysi tarzım, gazino çalışmalarım dışında ki konserlerimde ve özel günlerde yer aldığım sahne programlarında da devam etti. Konserlerimde sahnede kim yer alıyorsa; orkestra arkadaşlarım ve de türkülere vokal yapan bayan arkadaşlar da dâhil olmak üzere herkes, folklor giysileriyle çıkardı. Bu benim türküler adına yapmış olduğum bir zorunluluktu. Bu arada şunu da belirtmek isterim; herkesin giysisini ben temin ediyordum. Sadece benim giydiğim ve şahsıma münhasır, altı yedi yöreye ait folklor giysim vardı.

Sahne tarzım 1996 yılında vermiş olduğum bir konserle son buldu. Bu son konserden sonra müziğe on yıl ara verdim. 2006 da yeniden sahnelere döndüm. O yıldan beri de sahnelerde türkü söylemeye devam ediyorum. Allah izin verdiği ve ömür verdiği sürece türkü söylemeyi sürdürmek, istiyorum.

Halk Eğitim Kursu sizin açınızdan nasıl gelişmişti?

Konya Karma Akşam Ortaokulu son sınıfının son aylarıydı yani ilkbahardı… Halk Eğitim Merkezinin türküler üzerine ses eğitimi dersi vereceğini duydum. Ben de heyecanla gidip, kayıt yaptırdım. Kursun çalışma yeri; Konya İl Halk Kütüphanesiydi. Kurs Öğretmenimiz, Kütüphane Müdürü Halit Bingöl’dü. Çalışmaların ortasına doğru bir Türk Halk Müziği Korosu oluşturuldu. Halit Bingöl hoca, koro elemanlarından üç dört kişiye solo türkü söyletmeye karar verdi. Bu üç dört kişiden birisi de ben olduğum için mutluydum. Çok değişik yerlerde konserler veriyorduk. Hoş anlar yaşıyorduk. İlk sahneye çıkışım bu koro zamanında oldu. Hocamız, Alaaddin Tepesi’nde bulunan Torans Düğün ve Nikah Salonunda bir tanıdığının düğünü olduğunu ve orada solo olarak sahne alacağımızı söyledi. Solo türküleri;  ben ve benim dışımda Koromuzda bağlama çalan, şimdi soyadını hatırlayamadığım Ali Abi’nin  (İl Milli Eğitim Müdürlüğünde memur) söyleyeceğini, söyledi. O an bende tanımlaması zor olan bir heyecan başlamıştı. Neyse sahnede ilk olarak ben söylemeye başladım. Dün gibi hatırlarım: “Hamayli Boynundayım” adında ki türküydü… Zaten sonra hangi türküleri söylediğimi hatırlamıyorum. Halk oldukça ilgi göstermişti. Bu durum çok ama çok hoşuma gitmişti. Yaz tatili nedeniyle çalışmalara bir müddet ara verdik… Bu arada ben artık “Neco Clup’te sahneye çıkmaya başlamıştım… Günlerden bir gün; Konya’da o zamanlar çok ünlü olan Zafer Meydanı’nda gezinti yaparken, birden Halit Bingöl Hocama rast geldim. Neler yaptığımı sordu... Ben de heyecanlı bir şekilde ”Hocam, Neco Club’te sahne almaya başladım. Baya da iyi gidiyor,” dedim. Halit Hoca, “sahneye çıkmaya başladığımı; duyduğunu ve koroda en hızlı ve en güzel gelişmeyi, benim yaptığımı ve bu durumdan çok gururlandığını” söyledi. Artık benim için Halk Eğitimin kurduğu Türk Halk Müziği Korosu sonlanmak zorunda kalmıştı; çünkü zamanım çok yetersiz kalıyordu. Sadece müzikle uğraşmıyordum, müziğin dışında; otelde çalışıyor, bisiklet sporu yapıyor, okula gidiyor, şiir ve öykü yazıyordum. Doğal olarak koro çalışmamı tamamlamak, zorundaydım. Ama koroda güzel anılarım vardı. Bu doğrultuda Halk Eğitim Müdürü’ne dedim ki “ne zaman ve hangi koşulda olursa olsun, ben ve saz arkadaşlarım hiçbir ücret almadan kurumunuz adına konserler vermeye hazırım” dedim. Çok geçmeden zamanın Konya Halk Eğitim Merkezi Müdürü Ezel Bilgili’den bir haber geldi. Ben kendilerini ziyarete gittim ve ziyaret sırsında çay içerken bana “2. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel’e konser verip, vermeyeceğimi”, sordu. Ben “Olur mu ki yapabilir miyim, acaba?” dedim. Ezel Bey de “Olur olur, sen yaparsın” dedi. Artık bize konser için ciddi bir hazırlık gerekliydi. Çok çalıştık, çok başarılı olmak ve mahcup olmamak zorundaydım. Nihayet Konya Fuar Alanı’nda ve 2. Ordu Komutanı Sayın. Bedrettin Demirel (Allah rahmet eylesin, kendileri Kıbrıs Barış Harekâtı’nın Komutanıydı) ve 2. Ordunun diğer general ve subaylarının karşısındaydım… Heyecan doruktaydı. Konser başladı. Konser sonunda çok ilgi ve itibar görmüştüm. Bu durum, beni çok onore etti. Bu konser, Bedrettin Demirel karşısında ki son konserim olmadı… Daha sonra; Konya Gazi Lisesi’nde öğrenciyken kendilerinin isteği üzerine bir konser daha verdim.

Hem Konya hem Türkiye ses yarışmalarında birinci oldunuz ama umulmadık bir durum yaşandı ve Türkiye yarışmasından diskalifiye edildiniz. O yarışmaları anlatır mısınız?

Evet, iki ses yarışmasında birinci oldum. Yarışmanın ilki Konya’da yapıldı. Sanırım 1980 yılının Kasım ya da Aralık ayı idi. O zaman Konya Gazi Lisesi birinci sınıfında eğitim ve öğrenim görüyordum ve ayrıca Neco Club’te sahneye çıkıyordum. Neyse, gelelim yarışmaya… Ses Yarışmasını düzenleyen, İstanbul kökenli bir firmanın Konya’daki iletişim bürosuna gittim ve yarışmaya katılmak için kayıt yaptırdım. Yarışma Konya’da bulunan Şahin Sineması’nda yapılıyordu. Yarışma Halk oylaması ile yapılıyordu ve açıkçası bu durum beni çok korkuttu. Onlarca yarışmacı ve birçok insan da kendi adaylarını desteklemek için sinema salonunu doldurmuşlardı. Açık söylemek gerekirse; sinema salonunda, beni destekleyecek bir kişi bile yoktu. Buna gerçekten inanın… Salon, yarışmacı arkadaşların destekçileriyle tıklım tıklım doluydu. Hiç unutmam; Halk Eğitim Merkezi Kursunda tanıştığımız ve sonradan çok samimi olduğumuz, Mehmet Kurşun adında bir arkadaşım vardı. Yarışmaya o da başvurmuştu. Allah için, Mehmet Kurşun’da çok güzel türkü söylerdi... Mehmet, sloganlar eşliğinde ve yaklaşık 40-50 kişilik bir grubun omuzlarında içeriye muhteşem bir giriş yaptı. Çok etkileyiciydi, ne yalan söyleyeyim, bu içeri giriş biçimi çok hoşuma gitmiş ve beni de etkilemişti. Bu olay anlatılmaz, ancak yaşanır… İçimden “eyvah, yarışma gitti” dedim. Moralim bozulmuştu. Neyse fazla uzatmayalım, sırası gelen sahneye çıkıyor, türküsünü söyleyip, sahneden aşağı iniyordu. Sıra Mehmet’e geldi… Salon alkıştan, uğultudan ve slogandan yıkılıyordu. Mehmet sahneye çıktı ve türküsünü çok güzel bir şekilde icra etti ve diğer yarışmacılar gibi O’da sahneden aşağıya indi. Birkaç yarışmacıdan sonra sıra bana geldi; salonda büyük bir sessizlik hâkimdi. Sahne kıyafetim; dedemin bana verdiği yün şalvar ile renkli kuşak, folklor gömleği ve boynumda ise bizim oralarda kefiye denilen sarı renkli bir poşu, ayağımda çarık ve de dizime kadar olan renkli yün çoraptan oluşuyordu. Haa… Az kalsın unutuyordum; bir de yarı uzun bir sigara ağızlığım ve ucunda Birinci sigarası var. Bu arada söyleyeyim, ben kesinlikle sigara ve alkol kullanmam. Muhtar çakmağım da yanımda. Önce saz arkadaşlarım sahnedeki yerini aldı. Sonra ben sahnede ki yerimi alıp halkı selamladım. Bağlamacım, şefim ve bana çok ama çok şey öğreten (kendisi Musa Eroğlu’nun eniştesi olan) çok sevgili Nagi Özcan ağabeyimle göz göze geldik. Her zaman ki gibi o çocuksu gülümsemesiyle “Hazır mısın?” dedi sessizce. Onun sahnede ki varlığı bana olağanüstü bir güç verirdi. Nagi abi, başladı bağlamasıyla ezgiyi dolaşmaya… Bu arada ben, ağızlığıma Birinci sigarasını yerleştirdim ve muhtar çakmağımla sigaramı yakıp, bir kereye mahsus bir nefes çektim… Bu uzun havanın bir mizanseniydi. Ben söylemeye değil, haykırmaya başladım… “Huma kuşu yükseklerden seslenir” diye… Evet, ben uzun hava okuyordum ve bu her açıdan bir riskti. Fakat biraz okuduktan sonra salonda kıyamet koptu, alabildiğince çok kuvvetli, kulakları sağır edercesine ıslık ve alkış sesleri yükseldi. Ben şoktaydım, bunu beklemiyordum. Uzun havayı hissederek ve güzel bir şekilde yorumlamıştım. Bize alkış ve ıslıklara destek olan halkı selamlayarak sahneden indik… Diğer yarışmacıların da türkülerini icra etmesiyle, yarışma sona erdi. Yarışma sonunda yapılan Halk Oylaması sonucunda, ben birinci olmuştum. Çok ama çok gururluydum. Yarışmayı birinci tamamlamak, olağanüstü güzel bir duyguydu. Ben, Mehmet Kurşun adındaki arkadaşımın birinci olacağını tahmin ediyordum. Mehmet’te çok başarılıydı ve yarışmada ikinci oldu. Yarışmayı ikinci tamamlamış olsaydım da, kendimi başarılı bulurdum. Zamanın magazin gazetelerinin başında yer alan; Kelebek Gazetesi birinci sayfasından beni haber yapmıştı. Yarışma birinciliğimi haberleştiren gazeteci; o zaman ki Konya’nın bir numaralı gazetecisi ve Hürriyet Gazetesi Konya temsilcisi olan, rahmetli Mehmet Gazel’di…

DEVAM EDECEK

Muhabir: Sibel Candan