Bir devletin kalitesini yalnızca yöneticiler üzerinden okumak eksik bir değerlendirmedir. Devlet, yönetenlerle değil; yöneten ile yönetilen arasındaki kaderî denge ile şekillenir. Eğer bir toplum mükemmelliği arıyorsa, önce o mükemmelliği taşıyacak bir millet olgunluğuna ulaşmalıdır.
Bugün içinde bulunduğumuz tabloyu değerlendirirken acı fakat gerçek bir hakikatle yüzleşmek gerekir. Bu milletin önemli bir kısmı farkında olmadan inanç ve kimlik aşınması yaşamaktadır. Şirk-i hafi ve küfr-i hafi denilen, kişinin dinden uzaklaştığını bile fark edemediği bir zihinsel bulanıklık hâli toplumsal zeminde kendini göstermektedir. Devlet idaresi de kaçınılmaz olarak bu toplum yapısı ile şekillenmektedir. Çünkü idareciler, çoğu zaman toplumun liyakat aynasında ortaya çıkar.
Bu, ilahi bir kanundur. Hiçbir insan hatadan münezzeh değildir. Beşer şaşar. İnsanları değerlendirirken hatasızlık değil, hatalar karşısındaki denge ve yöneliş esas alınır. İnsan kelimesinin kökü olan “ünsiyet”, insanın cemiyet içinde var olabileceğini ifade eder. İnsan yalnız yaşayamaz. Toplum içinde, karşılıklı etkileşimle olgunlaşır.
Dolayısıyla bir milletin genel karakteri, onun yöneticilerinin sınırlarını da belirler. Bugün yönetimler kusursuz değilse bunun temel sebebi çoğu zaman toplumun genel seviyesidir. Buna rağmen tarih boyunca ilahi rahmet, adaletin sertliğini çoğu zaman aşmıştır. Nitekim hadiste buyrulduğu üzere, “Rahmetim gazabımı geçmiştir.”
Toplumumuz bugün adeta uzun bir ameliyata alınmış hasta gibidir. Narkoz altındaki hasta, ameliyattan çıktığında ne olduğunu idrak edemez. Zamanla uyanır, kendine gelir. Bu millet de asırlar boyunca İslam medeniyetinin taşıyıcısı olmuş, ancak özellikle son iki asırda yoğun ideolojik müdahalelere maruz kalmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında dine karşı oluşturulan sert zihniyet baskısı, toplumun hafızasında derin izler bırakmıştır.
O dönemde dini kimliği korumak ciddi bedeller gerektiriyordu. Üniversitelerde, okullarda ibadet eden gençlerin dışlandığı, hatta şiddet gördüğü dönemler yaşandı. Bu baskılar toplumun bilinç dünyasında bir tür “zehirli gaz” etkisi oluşturdu. Bu etki herkesi farklı derecelerde etkiledi. Kimisi tamamen etkilenerek ruhen savruldu, kimisi baygınlık hâlinde kaldı, kimisi ise güçlü manevî rehberlik sayesinde bu etkiyi azaltabildi.
Bugün bu etkiler zayıflamış olsa da tamamen ortadan kalkmış değildir. Toplumun zihinsel ve ruhsal dirilişi hâlâ devam eden bir süreçtir.
Bu çerçevede siyaset kurumuna bakarken kişisel değerlendirmelerden önce toplumsal kader perspektifini görmek gerekir. Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yolculuğu da bu bağlamda okunmalıdır. Onun imanından ve niyetinden şüphe duymadığını ifade eden birçok kişi, siyasi kararların çoğu zaman saf idealizmle değil, devlet yönetimi dengeleriyle şekillendiğini vurgulamaktadır. Devlet adamlığı, yalnızca hakikat ölçüsüyle değil, aynı zamanda siyasi denge ve güvenlik hesaplarıyla yürütülen bir sorumluluktur.
Türkiye, tarih boyunca güçlü dış baskılar altında kalmış bir ülkedir. Bölgesel güç dengeleri, Batı ile ilişkiler ve iç siyasi kırılganlıklar, her yönetimi zor kararlarla karşı karşıya bırakmıştır. Bu nedenle siyaset sahnesinde görülen bazı diplomatik temaslar veya zorunlu adımlar, çoğu zaman devletin varlığını koruma refleksiyle açıklanabilir.
Unutulmamalıdır ki toplum ile devlet arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Nasıl ki yöneticiler toplumu etkiler, toplum da yöneticileri şekillendirir. Eğer bir millet kendi değerlerine güçlü şekilde sarılırsa, onun idarecileri de o istikamette güç kazanır.
Tarih bize şunu öğretmektedir: Milletler bir anda çökmez, bir anda da dirilmez. Çöküş de diriliş de uzun süreçlerin sonucudur. Bugün yapılması gereken, geçmişin travmalarıyla yüzleşmek, toplumsal bilinç ve maneviyatı güçlendirmek ve hataları inkâr etmeden, onlardan ders çıkararak ilerlemektir.
Bu ülkenin bugün yaşadığı sancılar sadece bugünün meselesi değildir. Bugün inkılapların gölgesinde yetişmiş, inanç zafiyeti içinde görülen insanların dahi köklerine bakıldığında; o köklerde hacılar, hocalar, dervişler, şehitler ve Allah dostları vardır. İlahi rahmet, işte bu köklerin bereketiyle tecelli eder. Belki de bu sebeple bazı hesaplar gecikmektedir. Fakat bu gecikme bir kayıp değil, İslam’ın lehine işleyen bir zaman dilimidir.
Tarih boyunca hakikat bastırılsa da yok edilememiştir. Gün gelecek, İslam’ın karşı konulamaz bir güç hâline geldiğini insanlar bizzat müşahede edecektir. O gün geldiğinde, iman ateşi nasıl kuru dalları tutuşturduğunda yaş ağaçlara da sirayet ederse, hakikat heyecanı da gönüllere aynı şekilde yayılacaktır. Belki bugün mesafeli duranlar bile o büyük dirilişin heyecanına istemeden iştirak edecektir.
Ancak burada unutulmaması gereken önemli bir hakikat vardır: İnsan, kaderi zorlayarak hakikati hızlandıramaz. Bir gecede değişim beklemek, toplumların fıtratını okumamaktır. Şeriatın veya İslamî nizamın hâkim olduğu bir düzeni istemek elbette müminin arzusudur. Fakat o düzeni taşıyacak ahlaki, fikrî ve toplumsal olgunluk oluşmadan gerçekleşecek bir değişim, kalıcı olmaz.
Bugün belki de birçok kişi için fark edilmeyen bir hakikat vardır. İslam’ın tam hâkim olmadığı dönemler, samimiyetle çalışanlar için büyük bir imtihan ve aynı zamanda büyük bir kazanç fırsatıdır. Marşı basmayan bir arabayı iten kişiye aferin denir; fakat marşı basan bir arabayı itme gayreti göstermek ahmaklıktır. Bugün İslam medeniyetinin motoru yeniden çalıştırılmaya hazırlanırken, verilen her gayret ahiret adına büyük değer taşımaktadır.
Şeriatın hâkim olduğu bir düzen kurulsa bile, kişinin kendi sorumluluğunu yerine getirmemesi onu kurtarmaz. Çünkü dava insanların değil, Allah’ın davasıdır. İlahi takdirin belirlediği zaman geldiğinde hakikat mutlaka tecelli edecektir. Müminin görevi zamanı zorlamak değil, o zamana layık olmaya çalışmaktır.
Çünkü güçlü devletler, güçlü ordularla değil; bilinçli, inançlı ve sorumluluk sahibi milletlerle ayakta kalır.