Mayıs ayının hatırlattıkları

Abone Ol

Mayıs ayı denince bazı önemli olaylar aklımıza geliyor. Ben de Mayıs ayının bu son günlerinde hatırladığım önemli olaylarla ilgili düşüncelerimi kısa anlatımlarla kaleme almak istedim.    

T.C. tarihinde milletin tercihine ve halkın inancına vurulan ilk askeri darbe 27 Mayıs 1960 darbesidir. Milletin büyük ekseriyetinin oyuyla 10 yıldır ülkeyi yöneten Demokrat Parti iktidarı, halkın verdiği silah gücünü yine halka karşı kullanan dönemin askerlerinin zorbalığı sonucu bir gecede devrildi.

Darbe sonunda, 18 yıl boyunca okutulan Türkçe ezanı aslına çevirmek ve ülkedeki manevi baskıları ortadan kaldırmaktan başka bir suçu olmayan Başbakan Adnan Menderes ile iki Bakanı idam edildi.  Bu ilk darbe, halkın seçtiği meşru hükümetlere her 10 yılda bir askerlerce müdahale etme sürecini doğurdu. Ülke daha sonra 12 Mart 1971’de, 12 Eylül 1980’de, 28 Şubat 1997’de ve 15 Temmuz 2016’da darbe veya darbe girişimleri ile karşı karşıya kaldı. Halk oyuyla seçilenler; atanmış, eli silahlı zorba ve cuntacı güçlerin müdahalelerine maruz kaldı ve her defasında ülke karanlıklara sürüklendi.

27 Mayıs darbesi ile idam edilerek şehit edilen Başbakan Adnan Menderes ile 2 Bakanı Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’ya Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânları cennet olsun.

***

Günümüzde olduğu kadar, o dönemde de çok önemli bir konumda ve gözde bir şehir olan Konstantinopolis, Peygamber müjdesine nail olmak amacıyla, 1453 yılındaki fethe kadar defalarca kuşatılmış ancak sonuç alınamamıştı. Son olarak Konstantinopolis’i kuşatan Sultan 2. Mehmet’in, kan dökülmeden şehrin teslim edilmesi teklifi reddedilince, Osmanlı ordusu 6 Nisan 1453’ de ilk saldırıyı başlattı. Haftalarca toplarla surlar dövüldü, yapılan taarruzlarda ciddi çatışmalar yaşandı ve nihayet 29 Mayıs 1453' te surlar aşılarak İstanbul’a girildi.

Fethin önündeki maddi ve fiziki engelleri Sultan Mehmet, manevi engelleri de Hocası Akşemseddin aşmıştır. 53 gün süren kuşatmada bir netice alınamaması sonucu ümitlerin tükendiği noktada Akşemseddin devreye girmiş ve gerek verdiği müjdeler, telkinler gerekse yaptığı tazarru, niyaz ve dualarla İstanbul’un manevi Fatih’i olmuştur.

Sultan Mehmet, fethin ilk günü Ayasofya'ya giderek namaz kıldı ve "Bundan sonra tahtım, İstanbul'dur!" diye ferman buyurdu. Fetihle birlikte Konstantinopolis İstanbul, 2. Mehmet ise Peygamber Efendimizin müjdesiyle “ne güzel kumandan” mazhariyetine ulaşmış ve çağ açan hükümdar unvanını da alarak Fatih Sultan Mehmet olmuştu.

Peygamber diliyle güzel kumandan olan Fatih Sultan Mehmet ile onun güzel askerlerine Allah’tan gani gani rahmet diliyorum. Mekânları cennet, makamları âli olsun.  

***

Yeri doldurulamaz büyük iman şairi, örnek mücadele insanı ve büyük fikir adamı Necip Fazıl Kısakürek, 26 Mayıs 1904 tarihinde dünyaya gelmiş, 25 Mayıs 1983’ de hayata veda etmiştir. Necip Fazıl’ın bunalımlı hayatı 1934 yılında değişikliğe uğramış, Abdülhakim Arvasi Hz. ile yaşantısında yeni bir dönem başlamıştır. Üstat, hayatında meydana gelen değişikliği şu mısra ile özetler:

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...”

Necip Fazıl; 1934 den önceki ilk döneminde mutlak hakikatten uzak, kendine nizam bulamamış bir halde iken, Abdülhakim Arvasi’nin yol göstermesi ile kendisini kurtarmış, iç dünyasını düzene koymuş daha sonra da cemiyetteki bozukluklarla mücadele etmeye başlamıştır. Necip Fazıl; süfli boyuttan ulvi boyuta, bunalım ve sıkıntı dolu materyalist anlayıştan, Büyük Doğu davasının nurlu iman yoluna geçişin örneğini göstermiştir. O maddi bakımdan oldukça rahat olan yaşantıyı terk edip, dünyada çile dolu olsa da, ebedi saadet hayatını tercih eden dev bir iman şairi ve büyük bir mütefekkirdir. Üstadın ortaya koyduğu hayat ölçüsünü, şu mısra ne de güzel açıklıyor:

“Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;                                                                        

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!”

 

Her türlü çileye ve uğradığı bütün zulümlere rağmen İslâm davasına hizmet etmekten bir an bile geri durmayan üstadımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun İnşallah…

 

***

1.Dünya savaşı sonrasında Osmanlı toprakları İtilaf devletleri tarafından işgal edilince, İstanbul’dan vatanın kurtarılamayacağını anlayan Vahdettin Han, kurtuluş mücadelesini Anadolu’dan başlatmak ister. Dönemin Erkan-ı Harbiye Reisi (Bugünkü Genelkurmay Başkanı) Fevzi Çakmak ile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Cumhuriyetçi olması hasebiyle karşı çıkmalarına rağmen Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya göndermeye karar verir.

Sultan Vahdettin’in  pencereden İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek söylediği şu tarihi sözleri meşhurdur: “Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Benim saltanatımın önemi yok. Memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun. Mustafa Kemal Paşa’yı bekliyorum.”

Davetine icabet eden Mustafa Kemal Paşa’ya da şunları söyler: “Paşa! Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, ancak asıl şimdi yapacağın hizmet, hepsinden mühimdir, devleti kurtarabilirsin.”

Sonuçta Sultan Vahdettin, çok büyük yetkilerle donatarak ve büyük maddi imkânlar vererek Mustafa Kemal’i 16 Mayıs 1919’ da Anadolu’ya gönderir. Anadolu'ya giden heyet İstanbul'un tam desteği ile gitti. Sultan Vahdettin, Anadolu harekâtına el altından desteğini sürdürdü. İstanbul'dan silah, para, mühimmat ve insan gücü göndertti. Öyle ki, Hilal-i Ahmer Cemiyeti çeşitli yardımlar adı altında topladığı paraları ve muhtelif malzemeyi bir şekilde Anadolu'ya ulaştırıyordu. Bu imkânlarla Milli Mücadele başladı ve TBMM kuruldu. Sultan Vahdettin’e vatan haini yaftası takanlar bu gerçekleri görmelidir. Anadolu harekâtı İstanbul'un verdiği destekle teşkilatlanmasını sürdürmüştür, fakat bir anda İstanbul'a karşı bir tavır içine girmeye, padişahı dışlamaya başlamıştır.

Son alınan bir kararla Osmanlı saltanatı 1 Kasım 1922’de lağvedildi. 3 Mart 1924’de Hilafet kaldırılarak Osmanlı Devleti'nin bütün resmî devlet hukuku tarihe intikal ettirildi. Hilafetin ilgası kararı ile Osmanlı hanedan mensupları da sınır dışı edildi.

16 Kasım 1922 tarihinde Yıldız Sarayı’na çıkarak Sultan Vahdeddin’le görüşen ve saltanatın Meclis tarafından lağvedildiği tebliğini padişaha ileten Refet Paşa (Bele) idi. Refet Bele şöyle anlatıyor:

“Bacak bacak üstüne attım, bacaklarımı sallarken neredeyse ayak parmağımın ucu Vahdeddin’in burnuna değecekti.”

Refet Bele böyle bir vaziyette Padişaha; “Halife hazretleri saltanat kaldırıldı, bu ülkeden gitmelisin” der. Vahdeddin, Refet Paşa’ya “Paşa, bu vatana ihanet ediyorsunuz. Saltanatsız bir hilafetin, hanedanın en aciz bir ferdi tarafından bile kabul edilmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Gitmem. Burası benim ülkem. Ceddimin arasında bu ülkeyi terk eden yok. Ben de terk etmem, burada ölürüm” cevabını verir.

Refet Bele bunun üzerine tehditle karışık:

“Bu ülkeden git, hayatın tehlikede. Ayrıca halk, saltanatçılar ve cumhuriyetçiler olarak ikiye bölündü. Bunlar birbirlerini vuracaklar. Kardeş kavgası başlayacak. Git, bir süre sonra yine gelirsin” der.

Bu görüşmeden sonra da tehditler devam eder ve Vahdeddin han, hicret niyeti ile gitmeye karar verir. 2. Abdülhamit Han, kardeş kavgası olmasın diye isyancılara müdahale etmeme emri vermişti. Yıllar sonra kardeşi Vahdettin de aynı endişe ile vatanı terk etmek zorunda kalmıştır.

Naşit Hakkı Uluğ, “Halifeliğin Sonu” adlı eserinde Refet Bey’in şu sözlerine yer verir. “Eğer biz padişahı hapis veya idam etseydik, halk zamanla onu mağdur olarak görecek ver bizleri haksız kabul edecekti. Kaçan bir padişahı halkın asla affetmeyeceğini, eğer kaçtığı gün askeri bir müdahale yaparsak da devletin başına iş aşacağını düşündük, onun için kendisinin gitmesini sağladık” diyerek olayın arkasındaki niyeti açıklamıştı.

Vahdettin milletin malına dokunmadı, ömrünün yurt dışında geçen zamanları sefalet ve büyük sıkıntılar içinde geçti. Vatanı için kendisini feda etti. Giderken son sözü şu olmuştur: “Ben yandım, ülkem kurtuldu. Vatan sağolsun.”

Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderdiği gün olan 16 Mayıs 1926'da San Remo'da hayatını kaybetti. Cenazesi Türkiye hükûmeti tarafından kabul edilmedi ve Şam'a getirilerek Süleymaniye Külliyesi kabristanına defnedildi. Vahdettin'in ölüm haberini duyan Mustafa Kemal şöyle demiştir: "Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi, Topkapı Sarayı'nın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup dönerdi ki…"

Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum.