Kutsal Sığınaktan Hedef Tahtasına: Öğretmen Olmak

Abone Ol

Dünden beri kalbim Urfa’da, bugün ise aklım, ruhum Maraş’ta paramparça. Ekrandaki o korkunç haberleri, ambulans sirenlerini ve okul kapısındaki kan lekelerini izlerken, masanın başına geçip bu satırları hangi kimliğimle yazacağımı bilemedim.

Geceleri evladının üstünü örterken onun yarınları için titreyen, "Bu çocukları nasıl bir dünyaya büyüteceğiz?" diye düşünen bir anne olarak mı? Yıllarını çocukların ruhuna dokunmaya adamış, mesleğin o görünmez ve ağır yükünü her gün omuzlayan bir öğretmen olarak mı? Yoksa gencecik bedenlerin, en güvende olmaları gereken eğitim yuvalarında kurşunların hedefi olmasına isyan eden sıradan bir insan olarak mı?

Aslında bugün bu üç kimlik, tek bir acıda ve koca bir öfkede birleşiyor.

Eskiden okul, sokaktan bile daha güvenli bir limandı. "Öğretmen" kelimesinin ağırlığı, toplumun en derin hürmetine denk düşerdi. Ceketin düğmesi iliklenir, söze saygıyla başlanırdı. Peki, o hürmet dolu günlerden, koridorlarında pompalı tüfeklerin, silahların patladığı bu cinnet anlarına nasıl geldik? Öğretmen, nasıl oldu da namlunun ucundaki bir hedefe dönüştü?

Bu tetiği çeken sadece o anki bir öfke nöbeti veya psikolojik bir sapma değil. O tetiği çeken parmağı, toplum olarak hepimiz yıllar içinde ilmek ilmek yetiştirdik.

Bugün "Kim suçlu?" diye etrafımıza bakıyoruz.

Suçlu; çocuğu sınavdan 100 değil de 90 aldı diye okulu basan, öğretmenin odasına hesap sormaya giren, kendi yetersizliğini "şikayet dilekçeleriyle" örtbas etmeye çalışan o nobran veli profili değil mi? Eğitimi bir "müşteri memnuniyeti" anketine, öğretmeni ise kendisine hizmet etmek zorunda olan bir "tezgahtara" indirgeyen o kibir, namluya sürülen ilk mermidir aslında.

Suçlu; çocuğuna sınır çizmeyi "travma oluşturmak" zanneden modern ebeveynlik illüzyonu değil mi? Her istediğini anında önüne koyduğumuz, "Hayır" kelimesini hiç duymadan büyüttüğümüz o çocukları, "Benim çocuğum çok özgüvenli yetişiyor" masalıyla alkışladık. Oysa o sınır tanımazlık, özgüven değil; saf bir narsisizm ve tahammülsüzlüktü. Evde kral/kraliçe ilan edilen o çocuk, gerçek hayatta sınırlarla, kurallarla ve otoriteyle ilk karşılaştığında o devasa kibri paramparça oluyor. Ve hayatın doğal bir "Hayır"ına tahammül edemeyen o şişirilmiş ego, öfkesini cebine koyduğu bir silahla çıkarıyor.

Ve sistem... Öğretmeni itibarsızlaştıran, onun elinden mesleki onurunu ve otoritesini parça parça alan, onu öğrencinin ve velinin karşısında savunmasız bırakan bu çarkın hiç mi suçu yok?

Urfa'da, Maraş'ta o okul koridorlarında yankılanan silah sesleri, sadece bireysel birer suç değil; sosyolojik bir iflasın siren sesleridir. Sınırlarını bilmeyen çocukların, kibrine yenilmiş ebeveynlerin ve öğretmeni değersizleştiren bir sistemin ortaklaşa oluşturduğu koca bir enkazın altındayız bugün.

İşte tam da bu enkazın ortasından, yıllarını bu mesleğe vermiş bir öğretmen olarak ebeveynlere küçücük bir tavsiyem var:

Lütfen, çocuklarınızın her şeyi olmasın. Bırakın biraz "yokluğu" da bilsinler. İsteklerini anında önlerine sermeyin; beklemeyi, heves etmeyi, sabretmeyi öğrensinler. Çünkü her an tatmin edilerek büyütülen bir çocuk, gerçek hayatta karşılaştığı ilk engele çarptığında o engeli aşmayı değil, yakıp yıkmayı seçer.

Onlara sadece şişirilmiş bir özgüven değil, vicdan korkusunu ve merhameti öğretin. "Benim çocuğum yapmaz" kolaycılığına kaçmadan; çocuklarınızı başıboş bırakmayın. Ne izlediklerini, kimlerle ne konuştuklarını, cebinde ya da zihninde neleri taşıdıklarını gölge gibi uzaktan, hissettirmeden ama sıkıca kontrol edin.

Ve en önemlisi, akşam sofralarınızda öğretmenin bir hizmet sunucu değil, bu toplumun "baş tacı" olduğunu onlara aşılayın. Unutmayın; evde öğretmeni değersizleştirilen bir çocuk, hayatta hiçbir kurala ve en nihayetinde size de saygı duymaz.

Bir aile, bir toplum; çocuklarına sınırı, vicdanı ve tahammülü öğretemezse; o sınırları gün gelir namlunun ucundan çıkan kurşunlar çizer. Öğretmenini baş tacı edemeyen, onu yaşatamayan hiçbir toplum ise kendi geleceğini hayatta tutamaz.