Geniş bir katılımcı kitlesinin hazır bulunduğu anma seansı, TYB Konya Şubesi D. Mehmet Doğan Kütüphanesi’nin büyüleyici atmosferinde gerçekleştirildi. Kentin en seçkin fikir işçilerini, tarihçilerini ve akademi dünyasının önde gelen isimlerini bir araya getiren bu anlamlı oturumun moderasyonunu ve koordinasyonunu Prof. Dr. Nuri Şimşekler üstlendi. Program boyunca, Türk tarih yazımında kendine has bir ekol oluşturan İbrahim Hakkı Konyalı’nın fırtınalı yaşam öyküsü, entelektüel kavgaları ve geride bıraktığı devasa kütüphane mirası tüm yönleriyle masaya yatırıldı.

Akademik Kürsüsü Olmayan Bir Kutup Yıldızı
Oturumun açılış analizlerini gerçekleştiren Prof. Dr. Hasan Bahar, İbrahim Hakkı Konyalı’nın tek bir kalıba sığdırılamayacak kadar çok yönlü bir bilim insanı olduğunu vurguladı. Onun kitabeleri okuma becerisiyle mükemmel bir epigraf, paraları inceleme yeteneğiyle usta bir nümizmat, toplumsal yapıları analiz etmesiyle yetkin bir sosyolog ve eşyaların dilini çözmesiyle de derinlikli bir etnograf olduğunu belirten Prof. Dr. Hasan Bahar, Konyalı'nın hayatındaki en büyük paradoksa dikkat çekti.
Konyalı’nın resmi olarak akademik bir unvana ve üniversite kürsüsüne sahip olmamasının, onun bilimsel mirası açısından hem bir avantaj hem de dezavantaj doğurduğunu belirten Prof. Dr. Hasan Bahar, bu durumun doğurduğu sonuçları şu analizle aktardı: "İbrahim Hakkı Konyalı tarihin her alanında yazmış; kendisine tarihçi, etnograf, epigraf, nümizmat ya da sosyolog diyebiliriz. O, üzerinde birçok konuyu bütünleştirmiş bir bilim insanı, bir âlimdir. Fakat Konyalı’nın belki de en zayıf noktası akademisyen olmamasıydı. Akademisyen olmadığı için yanında yetiştirdiği, gelenek oluşturduğu asistanları, öğrencileri ve hizmet edecek çırakları yoktu. Bu yüzden onun geleneği bir bakıma güdük kaldı; İbrahim Hakkı Konyalı’dan herkes faydalanmasına rağmen kendisi kenarda tutuldu."
Ünlü tarihçinin basın dünyasındaki köklerine de değinen Prof. Dr. Hasan Bahar, Konyalı'nın henüz 15 yaşındayken mürekkep yalamaya başladığını ve tam 75 yıllık kesintisiz bir gazetecilik ve araştırmacılık birikimine sahip olduğunu ifade etti. Bu muazzam serüvenin sonunda biriken paha biçilemez arşivin Üsküdar'da yer alan Vakıflar Umum Müdürlüğü kütüphanesine bağışlandığını hatırlatan Bahar, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü olarak 2015 yılında bu büyük dehaya bir vefa borcu ödemek adına özel bir armağan kitap çıkardıklarını söyledi. Bu prestijli yayına Prof. Dr. Bayram Ürekli, Prof. Dr. Yaşar Semiz, Prof. Dr. Hüseyin Muşmal ve Prof. Dr. Doğan Yörük gibi isimlerin çok nitelikli makalelerle katkı sunduğunu belirten Bahar, genç kuşak akademisyenlerin de halen Konyalı’nın açtığı izden yürümeye devam ettiğini kaydetti.
Edebi Müstehcenlik Davasından Vatana İhanet Suçlamasına Uzanan Süreç
Programın en dikkat çekici ve şimdiye kadar az bilinen tarihi kırılma noktalarını ise Prof. Dr. Yaşar Semiz dinleyicilerle paylaştı. Takvimler 1939 yılını gösterdiğinde, Malatya Milletvekili Nasuhi Baydar’ın Fransızcadan çevirdiği dünyaca ünlü "Afrodit" romanı hakkında müstehcenlik iddiasıyla büyük bir dava açıldığını anımsatan Semiz, adliye koridorlarında yaşanan bu entelektüel savaşın merkezine İbrahim Hakkı Konyalı’nın nasıl çekildiğini aktardı. Dönemin savcısı Hikmet Onat’ın, asıl uzmanlık alanı mimari yapılar ve kitabeler olan, üstelik üst düzey Fransızca bilmeyen Konyalı’yı bu edebi eser için bilirkişi olarak atamasının adeta bir hukuk ve basın krizini tetiklediğini söyledi.
Davanın savunma makamını üstlenen ünlü avukat ve yazar Esat Mahmut Karakurt’un bu atamaya sert bir şekilde itiraf ettiğini belirten Prof. Dr. Yaşar Semiz, Konyalı'nın uzmanlığının bir romanı analiz etmeye uygun olmadığını savunan savunmanın ardından dosyanın İstanbul Üniversitesi’nin dev isimleri Ali Nihad Tarlan, Sadrettin Celal Antel, Mustafa Şekip Tunç ve Hilmi Ziya Ülken’e devredildiğini anlattı. Bilirkişi kurulunun eserin edebi bir değer taşıdığına ve sansürlenemeyeceğine dair rapor hazırlamasının ardından, tartışmaların bir anda kişisel intikam savaşlarına dönüştüğünü ifade etti.
Edebi eserin arkasında duran Peyami Safa, Necip Fazıl, Vala Nurettin, Refik Halit ve Hüseyin Cahit gibi dev isimlerin karşısında konumlanan Cumhuriyet Gazetesi kurucusu Yunus Nadi ve Denizli Milletvekili Ali Bey'in, İbrahim Hakkı Konyalı’yı doğrudan hedef aldığını belirten Semiz, meseleyi uydurma belgelerle Milli Mücadele döneminde vatana ihanet suçlamasına kadar götürdüklerini aktardı. Konyalı’nın bu karalama kampanyasına karşı çetin bir hukuk mücadelesi başlattığını ve olayın Konya basınında da büyük bir infiale yol açtığını belirten Profesör Semiz, soyadı üzerinden tüm bir şehrin töhmet altında bırakılmasına yerel kanaat önderlerinin de sert tepki gösterdiğini anlattı.
Basın Özgürlüğü Savaşı ve Erzincan Depremzedelerine Giden Anlamlı Bağış
Yaşanan bu büyük polemiklerin ardından bürokrasinin de devreye girdiğini ifade eden Prof. Dr. Yaşar Semiz, İstanbul Valiliği’nin hukuki sınırları aşarak 1 Mart 1940 tarihinde İbrahim Hakkı Konyalı’nın resmi basın kartını iptal ettiğini dile getirdi. Konyalı’nın pes etmeyerek bu idari karara karşı da yargı yoluna gittiğini ve mahkemenin valiliğin bu hamlesini haksız bularak iptal ettiğini belirten Semiz, böylece basit bir bilirkişilik tartışmasının bir anda Türkiye'nin en önemli basın hürriyeti davalarından birine dönüştüğünü vurguladı.
Tarihi davanın beraatla sonuçlandığını aktaran Semiz, o günlerde ülkeyi yasa boğan büyük Erzincan depremi karşısında, romanın çevirmeni Nasuhi Baydar’ın asil bir duruş sergileyerek, yaşanan tartışmalar neticesinde satış rekorları kıran kitabın tüm telif gelirlerini depremzedelere bağışladığını hatırlattı.
Bulgaristan’a Vagonlarla Satılan Osmanlı Arşivinin Gerçek Öyküsü
Toplantının bir diğer sıcak ve tarihi tartışma başlığı ise 1931 yılında yaşanan ve kamuoyunda büyük bir yara olarak bilinen "Osmanlı arşiv belgelerinin Bulgaristan’a satılması" hadisesi oldu. Bu konuda derin araştırmaları bulunan Prof. Dr. Hüseyin Muşmal, İbrahim Hakkı Konyalı’nın bu skandalı duyuran ve engellenmesi için kamuoyu oluşturan en dinamik aktörlerden biri olduğunu belirtti. Konyalı’nın sonraki yıllarda kaleme aldığı yazılarda olayın ve sorumluların üzerine çok daha sert, mübalağalı ve tavizsiz bir üslupla gittiğini ifade eden Muşmal, madalyonun diğer yüzünü şu tarihi gerçeklerle açıkladı:
1931 yılının mayıs ayında gerçekleşen bu talihsiz evrak satışı, sanıldığı gibi organize bir ihanet ya da devletin planlı bir politikası değildir. İmha edilmek üzere hurda kağıt niyetine elden çıkarılan bu kıymetli vesikalar, doğrudan Bulgaristan devletine değil, Sofya yakınlarında faaliyet gösteren özel bir kağıt fabrikasına satılmıştır. Durumun ve evrakların niteliğinin fark edilmesi, o dönem Türkiye’de bilimsel çalışmalar yürüten duyarlı bir Bulgar profesörün resmi makamları uyarmasıyla gerçekleşmiştir. Bu uyarı üzerine Bulgaristan hükümeti derhal harekete geçerek fabrikadaki tüm belgelere el koymuş ve koruma altına almıştır. Yaşanan bu büyük skandal, Türk bürokrasisinde şok etkisi yaratarak sonraki süreçte Cumhuriyet arşivlerinin kurulmasına ve tarihi vesikaların korunmasına yönelik muazzam bir kurumsal bilincin doğmasına vesile olmuştur.
Tahrir Defterlerinin Şifrelerini Çözen Velinimet
Akademik araştırmalarda İbrahim Hakkı Konyalı’nın eserlerinin nasıl bir can simidi vazifesi gördüğünü ise Prof. Dr. Doğan Yörük kendi kariyerinden örneklerle somutlaştırdı. Yüksek lisans ve doktora yıllarında Karaman Eyaleti ve Aksaray coğrafyası üzerine yoğunlaştığını belirten Yörük, o dönemin Osmanlı bürokrasisinde kullanılan ve okunması son derece uzmanlık gerektiren siyakat yazısıyla yazılmış tahrir defterlerini çözmekte çok zorlandıklarını itiraf etti. Tam bu tıkanma noktasında, Konyalı’nın yıllar önce iğneyle kuyu kazar gibi hazırladığı bölgesel tarih eserlerinin önlerini açtığını belirten Prof. Dr. Doğan Yörük, onun bilimsel titizliğinin kendisi ve meslektaşları için çok büyük bir velinimet olduğunu ifade ederek ustaya rahmet diledi.
Osmanlı Devleti’nin belge güvenliğine ve arşivcilik geleneğine verdiği tarihsel önemi aktaran Prof. Dr. Bayram Ürekli de devletin bu birimlere doğrudan "Hazine-i Evrak" yani evrak hazinesi ismi verdiğini hatırlattı. İstanbul'un fethinin hemen ardından stratejik defterlerin Yedi Kule Hisarı'nda, ardından Topkapı Sarayı'nda yüksek güvenlik altında saklandığını belirten Ürekli, 1846 yılında Mustafa Reşit Paşa’nın vizyoner hamlesiyle Bab-ı Ali bünyesinde modern bir arşiv binası inşa edildiğini anlattı. Bulgaristan’a gönderilen evrakların da devletin ana merkez arşiviyle bir ilgisi olmadığını, Bab-ı Defteri yani İstanbul Defterdarlığı binasındaki tali belgeler olduğunu belirterek, tüm devlet arşivinin satıldığı yönündeki algının tarihi gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
Kütüphanelere Kitap Bağışı ve Katılım Beratı Takdimi
Geniş bir dinleyici kitlesi tarafından soluksuz takip edilen ve vefa duygusunun en üst düzeyde hissedildiği bu tarihi program, anlamlı kitap bağışları ve ödül töreniyle nihayete erdi. Konya Vakıflar Bölge Müdürü Yılmaz Kılınç, kurum yayınları arasında özel bir yere sahip olan dört ciltlik anıtsal "Selçuklu Araştırmaları" eserini TYB Konya Şubesi kütüphanesine armağan etti. TYB Konya Şube Başkanı Ahmet Köseoğlu da bu jeste teşekkür ederek birliğin özel yayın setlerini Kılınç’a takdim etti.
Programın kapanış seremonisinde, konuşmacı olarak katılan bilim insanlarına ve organizasyona destek veren emektarlara Konya Vakıflar Bölge Müdürü Yılmaz Kılınç, TYB Konya Şube Başkanı Ahmet Köseoğlu, Prof. Dr. Ahmet Çaycı ve Baro eski Başkanı Hasip Şenalp tarafından özel tasarım katılım beratları ve TYB kitap setleri verildi. Ayrıca Prof. Dr. Hasan Bahar, kütüphane envanterini zenginleştirmek adına İbrahim Hakkı Konyalı’nın bizzat kaleme aldığı üç ciltlik nadide "Aksaray Tarihi" eserini D. Mehmet Doğan Kütüphanesi’ne hediye ederek büyük ustanın mirasını ait olduğu yere, kitapların arasına bıraktı.



