KİSVE

Abone Ol

Hatırladığım son adımlarımızı gurbet denecek kadar uzak bir köyün yollarında, asma ağaçlarına konmuş serçelere uçmayı öğretirken uzayıp gitmekten yorulmuş olan yollarda tüketmekteydik.

Yorulmuş muyduk? İlla ki evet!  Peki, bıkmak ile eşdeğer miydi bu söz? Katiyen hayır! Biz bütün tamamlama ve inkâr ehli olan cümlelerin kemendi ile adımlamaktaydık o uzaktaki bizim olan köyü. Ve allameliğini ettiğimiz türküler henüz bitmemiş makamlardan idi.

Biz de öyleydik nitekim aramızdaki fark maşrık ile mağrip kadardı. Uzaktık! Uzamaktan yorulmuş yollardan daha uzaktık birbirimize. Ve vallahi, yan yana olan adımlarımız görülmemiş bir cenk ile boğuşmaktaydı bizden bile habersiz.

Yol arkadaşım yaşlıydı, ben ise fütursuz denecek kadar genç ve cüretkâr.  İki dünya idik apayrı, iki dünya kadar daha vardık birbirimizden öte. Ve biz o birbirinden ayrı olup, ayrılan yolları ile de birbirine içre olan dünyanın ismi ile çağrılan isimsizlerindendik. 

Atımız yoktu, yürüyorduk. Adımlarımız toprağı yakacak kadar sıcak ve inatçı, biz ise yolun sonu için daha dünden vazgeçmişlerdendik. Bir çift kahverengi göz ve uzun bir boy kadardık yalnızca. İki kişi ancak bir yürek ediyorduk.

Gözü kulağı vardı kelimelerin, bin bir taneden fazla da yüzü. Eli ayağı vardı, bizi darmaduman edecek kadar güçlü. Ve bir de dilleri vardı lanet ile hidayet arasında yalpalayan. İçimdeki ise asıl ile külliyen yalan arasında git gel yapan bir korkuydu.

Yol arkadaşımın ayaklarına kayıyor gözüm. Çıplaktı ayakları, çırılçıplaktı. Bütün dikenli yolların nasırlarını gözüküyordu parmak uçlarında. Benimkiler ise ondan farksızdı elbette. Yürüdüğümüz yol aynıyken ve ayaklarım onunki gibi çıplakken nasıl olur da farklı olurdu nasırları?

Oysa ne çok elbisesi vardı yol arkadaşımın. Alı kırmızısına karışmış; yalanı aslına!

Kisvesi bin türlüydü o çıplak ayaklının. Öyle ya hoca meclisten içeri girerken kürküne bakmışlardı, yalın ayaklarına değil. Benim gözlerim de o âmâların gafletine düşmüştü heyhat!

Gördüğüm şey gönül değil, kalp değil, gördüğüm şey aşk değil, asıl değil, sırma işli, keten örgülü rengârenk kisvelerdi. Ruh fakirliğinden biçare olan sözüm ona yoldaşım, sayılabilen akçelerle geçirmişti omuzlarına o sırmalıları.

Oysa madden tesettürlü olmak için yaratılan insan, manen çırılçıplak olmalıydı. Kalp de beyin de aynı şeffaflığın temizliği ile çıkmalıydı diğer yaratılmışların karşısına. Düşünceden içeri düşünce olmamalıydı, gönülden içeri gönül hiç olmamalıydı. Bütün aslı bütün açıklığı ile bedenen kapanan âdemoğlu göz aynasına baktığında hiçbir gizli ve arsız düşüncenin kölesi olmamalıydı. Nitekim hal böyle olunca bedende vücudu örten o yalancı kisvelerin de bir hükmü kalmıyordu.

Bütün hükümsüzlüklerin içine düşmüş, adsız ve ona ettiğim zikir ile kafiyesiz olan yol arkadaşım, bütün adımlarını çıplak ayakla attığına bakmadan omuzundaki kisvelere bürünüvermişti.  Öyle ki yol arkadaşım, suya yazılan yazıya itimat ediyordu. Benim inanmışlığım ise toprağın cömertliği kadardı besbelli. Lâkin bu yolda bir araya gelişimiz, sadece ayaklarımızdaki çamurun eğretiliğindeydi. Öyle ki yaratılma günü kadar saf ve kisvesiz.

Oysaki biz, cennet sokağı çocuklarıydık elleri günahkâr çamurdan ve yeminimiz sevdadan. Oysaki biz, adımları en temiz ve dilleri günahkâr âşıklardan...

Bütün serzenişlerimi köyün içindeki bir gayrimüslim ibadethanesine bırakıp, yanımdaki yalancı siluetten koşar adım uzaklaşıyorum. Değilse hangi caminin kutsallığında avuç açıp dua ile paklayacaktım onun hilekârlığını. Yahut hiçbir adımımın uymadığı bu garip yolcuyu nasıl götürecektim menzile kadar.

Kaçıyorum, o arkamdan geliyor aksaya topallaya. Sırtındaki yalan kisvesinin ağırlığından iki büklüm, per perişan!  Ben ise kara duvak takılmış zoraki bir gelinin uçurumdan atlayıp aklanması gibi, nikâh akdini bozanlar kervanından.

Hülasa, fezleke yahut kısa bir özetle tesettür bedende olmalıydı emir olunan gibi. İçinden çıkılmaz girdaplara düşmüş beyinlerde ya da aslında aklık yakışan yüreklerde değil.