Kırmızı kozanın içindeki kelebek

Abone Ol

Kırmızının en hüzünlü tonu sokakların öksüz Leyla'sı hayata veda etti...
Dünya, kendi çarkı arasında sıkışıp kalanları, ezberlerin dışına çıkanları her zaman kolayca yaftalar. Akıl sınırlarının ötesine geçen her acıya, her feryada bir isim takar: "Meczup." Oysa toplumun hırpalayan bakışlarının arkasında, sadece bir insanın taşıyamayacağı kadar ağır bir yürek sızısı gizlidir. İşte o sızının, o sessiz çığlığın bu dünyadaki en somut, en göz alıcı ve bir o kadar da en karanlık haliydi Kırmızılı Kadın.
O, içimizden biriydi ama her şeyiyle dışımızda kalmaya mahkûm edildi. Sokaklardan bir kırmızılı kadın geçti; arkasında sadece rengarenk bir hayal değil, kırık dökük bir ömür bıraktı.
Hikayesi, asırlardır süregelen o tanıdık ve zalim döngüyle başladı. Sevmek ama sevilmemek. Dünya, ona hiçbir zaman cömert davranmadı. Ne uğruna her şeyi göze aldığı o adam, ne canından olması gereken ailesi, ne de her gün yanından geçip giden koca bir toplum ona sahip çıktı. Oysa onun tek suçu, sevdasını hayatının merkezine koymaktı.
Evlendi, yuva kurmak istedi. Ancak hayatın getirdiği o sessiz sınavda, çocuk sahibi olamadığı için suçlanan hep o oldu. Toplumun ve eşinin gözündeki "eksiklik" faturası ona kesildi. Sevdiği adamın eziyetlerine, sırf kalbindeki o köklü sevgi yüzünden yıllarca katlandı. Kadın ruhunun sınırlarını zorlayan, onu içten içe kemiren o karanlık günlerin ardından nihayet yolları ayrıldı.
Fakat ayrılmak, unutmak demek değildi. Akıl durmuş, kalbin mantığı devreye girmişti. Madem o adam kırmızıyı seviyordu, madem kırmızı onun gözünde bir aşkın, bir aidiyetin simgesiydi; o da kendini kırmızılara boyadı. Ruhundaki yangını, üzerine giydiği elbiselere, yüzüne sürdüğü boyalara nakşetti ve kendini sokakların insafına bıraktı.
Toplum onu gördüğünde kafasını çevirdi, acıyarak baktı ya da güldü. Onu bir "meczup" olarak nitelendirmek, onun acısıyla yüzleşmekten çok daha kolaydı çünkü. Kimse o kırmızı kıyafetlerin altında, bir kadının uğradığı ihanetin, yalnızlığın ve terk edilmişliğin yasını tuttuğunu görmek istemedi.
O, aslında delirmiş bir kadın değildi; o, aşkının ve uğradığı haksızlığın karşısında yaşayan bir anıta dönüşmüştü. Kendini kırmızılara bürüyerek, aslında dünyaya sessiz bir protesto haykırıyordu: "Beni bu hale siz getirdiniz."
Ne sevdiği adam onun bu fedakarlığına, bu acı dolu sadakatine layık olabildi; ne de dünya ona sığınacak sıcak bir liman sundu. Sahipsiz, kimsesiz ve yapayalnız bir şekilde, sadece kendi yarattığı o kırmızı kozanın içinde yaşadı.
Bu dünyadan bir Kırmızılı Kadın geçti. Umduklarını bulamamış, en çok güvendiği dağlara karlar yağmış bir kadının gölgesiydi o. Sokakların gri ve soğuk kalabalığı içinde, kırmızının en hüzünlü, en can yakan tonuyla bir iz bıraktı.
Onun hikayesi; sevginin nasıl bir yıkıma dönüşebileceğinin, toplumun şefkatsizliğinin ve yalnızlığın en somut belgesidir. Bugün belki o sokaklarda değil, belki artık o kırmızı elbiseler giyilmiyor; ama ne zaman haksızlığa uğramış, sevdası yüzünden yarı yolda bırakılmış bir kadın görsek, kalbimizin bir köşesinde o Kırmızılı Kadın'ın hüzünlü silueti belirmeye devam edecek.
Çünkü onun hikayesi sadece bir kadının değil; aşkı için kendini feda eden, ama dünyanın acımasızlığı karşısında yapayalnız kalan tüm incinmiş ruhların hikayesidir.