Hoca Merhum bir gece evin damında bir ayak sesi duyup hırsız olduğunu anlar ve:
Hatun geçen gece eve geldim, kapıyı o kadar çaldığım halde açmadın ben de şu duayı okudum ve ayın ışığına yapışarak yavaş yavaş bacadan girdim, der ve bir dua okur.
Hırsız Hocanın okuduğu duayı ezberler ve o da biraz sonra evdekilerin uyuduklarına kalbi kanaat getirince duayı okuyarak kendisini bacadan aşağı koyuverir. Bir de bakar ki kımıldar hali kalmamış, hurdahaş olmuş. Hoca Merhum hemen seğirtip:
Hanım hırsızı yakaladım, çabuk ip getir diye bağırıncahırsız:
Efendi kendini boşuna yorma, o dua sende, bu akıl bende olduğu müddetçe ben senin elinden nasıl olsa kurtulamam,der.
Ne çok söyleyecek sözümüz, ne çok dinleme kabiliyetimiz varmış... Birileri anlatmakla bitiremiyor, biz de millet olarak dinlemelere doymuyoruz...
Her siyasi partinin lideri, özellikle seçim döneminde meydanlara çıkıp bas bas bağırıyor.
Yeri göğü inletiyor.
Halk ile hemhal olmanın gayreti içerisinde, bir telaş içerisinde o meydan senin bu meydan benim, köşe kapmaca oyunu oynarcasına bir yarış içerisinde koşuşturuyorlar.
Halk da onca işin gücün arasında gidip onları dinlemeye geniş bir zaman ayırıyor. Nereden toplanıyor, ne zaman biraraya geliyor ve o kadar geniş kitleler oluşuyor, ben hayret ediyorum. Hiç mi işiniz gücünüz yok...
Neyse konumuz bu değil. Dinlesinler zaten. Dinlesinler ki, kimin duası daha hayırlı görsünler...
Yukarıda anlattığımız hikayeden hareketle, şimdiler evimize, mahallemize, beldemize, köyümüze, kapımızdan kovsak bacamızdan bir dua ile sarkıveren, güneş ışığı ay ışığı demeden çat kapı karşımıza dikilen çok sayıda davetsiz misafirimiz var.
Hepsinin bir amacı, hepsinin bir hedefi var. Dinlediğiniz zaman hepsine hak veriyorsunuz. Bu doğru diyorsunuz.
Sonra o gidiyor ve hemen bir başkası çalıyor kapınızı. Onun da söyleyecekleri var belli gari...
Buyur ediyorsunuz, başlıyor anlatmaya... O da kendince doğrularını aktarıyor. Sizi kendisine çekmeye, onunla birlikte olmaya zorluyor.
Bir omuz ver de birlikte yükselelim, birlikte gidelim diyor...
Hangi birine omuz vereceğini bile şaşırıyor insan. Allah şaşırtmasın...
Hangisi tutarlı, hangisi doğru, hangisi eğri bilemez olduk. İşte asgari ücret meselesi.
Adeta açık artırmaya çıkarılmış gibi. Biri diyor ki ben bin 500 vereceğim. Öteki o bin 500 derse, ben 2 bin TL veririm...
Bir başkası da çıkıyor, hani açık artırmada son saniyede biri çıkar ve son sözü söyleyecek bir rakam verir ya, o rakamı veriyor. 5 bin TL...
Valla bu millete 5 bin TL asgari ücreti verecek adamın heykelini dikerler tüm meydanlara... Asgari ücretli kırk takla atar.
Seçim döneminde her ne kadar bu tür toplumun genelini ilgilendiren konularda ciddi seçim malzemeleri ortaya çıksa da, seçim bittikten sonra yorgan gider, kavga biter. Asgari ücretli de yoksulluk sınırının dahi altında bir maaşla, asgari geçim sanatını icra etmeye devam eder...
Bize doğruluğu inandırıcı gelmiyor. Şu, tecrübeyle sabit ki, seçim döneminde verilen vaatlerin hepsi uçuk kaçıktır. Sonrasında bu vaatler yerine getirilmez veya getirilemez. Ama bunun bir açıklaması da vardır elbet...
Dönemin şartlarıbunu gerektirir mesela... Ya da ne biliyim dünya genelindeki genel perspektif belirtilen rakamlara ulaşmak için engel teşkil eder. Ortadoğu karışır, Rusya doğalgazı keser, AB bizi kapıdan çevirir. Bir sürü bişeyler bişeyler...
Yani diyeceğim o ki, meydanlara çıkıp sesiniz kısılıncaya kadar bağırmanıza lüzum yok. Nasıl olsa sizde o 'dua' bizde de bu 'akıl' olduktan sonra, elinizden kurtulma şansımız bulunmuyor.
Mesnevi'den:
Yılanlar zehir saçar, acılar bizi perişan eder ama bal arıları, dağlarda, kovanlarda, ağaçlarda baldan şeker ambarları doldurur.