Kafesin hatırlattıkları

Abone Ol

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri gençlik, içerden ve dışarıdan pek çok mihrakların hedefi olmuştur. Gençlerdeki heyecan, dinamiklik, kanının çağıl çağıl akması, gözü karalığı emperyalist ve komünist devletlerin dikkatini çekmiş, onların arasına sürekli fitne tohumları ekilmiş, birbirlerine düşürmüştür. 

Gençler bir milletin işlenebilecek en önemli madenleridir. Usta bir kişini eline geçirse ondan altın ya da yakut elde edilir, acemi birinin ya da cin fikirli birinin elinde ise pul haline dönebilir.

12 Eylül 1980 öncesi dönem de Türk Gençlerinin bozuk para gibi harcandığı, kanlarının oluk oluk akıtıldığı bir dönemdir. O dönemde, 70-80 arasında gençlerin arasına öyle bir fitne ekilmiş ki vatanını, milletini seven, ülkesini korumak için, Cumhuriyete sahip çıkmak için kanını sebil eden gençler fasişt olarak damgalanmış, onlara Türkiye de yaşaması bile haram sayılmıştır. 

Üniversitelere çöreklenmiş komünist dev-sol militanları sadece okumak ve gelecekte iyi bir meslek sahibi olup ülkeye kambur olmamak idealinde olan gençleri okula almamaya başlamışlar, girenleri ise okula geldiğine pişman etmişlerdir. Bu gençlere yardım eden, fakir fukaraya sahip çıkan esnaf ve serbest meslek sahipleri bile onların kurşunlarına hedef olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

12 Eylül 1980 ihtilali, ihtilal öncesi ve sonrası yapılan uygulamalar gösteriyor ki ülkede tam bir terör havası estirilmiş. İhtilal sadece memleketini sevmekten başka suçu olmayan ülkücüleri susturmak adına yapılmış gibi. Dev-sol militanlarının kahve basmak, adam öldürmek gibi olaylar ülkücülerin üzerine yıkılmış, görgü şahitleri dinlenmeden pek çok genç haksız olarak sırf denge olsun diye idam edilmiştir. Mustafa Pehlivanoğlu da bunlardan sadece bir tanesidir. Mustafa pehlivanoğlunu idama mahkûm eden hâkim sonradan onu denge olsun diye astıklarını itiraf etmiştir. 

Hafta sonu “KAFES” filmini izlemek üzere ailemle birlikte Kulesite'deki Avşar Sineması'na gittik. Sinemaya ilgi fena değildi.

12 Eylül öncesi Türkiye'nin nasıl bir çıkmaza girdiğini, ülke gençlerinin nasıl birbirine düşürüldüğünü anlatan belgesel nitelikte bir film izledik. Ülkücü hareketin yapısını, doğasını çok güzel yansıtmış. Mesela vurup kıran değil, okuyan ve düşünerek hareket eden bir ülkücü hareket var karşımızda. 

Film bu sahada ilk olması hasebiyle bazı eksiklikleri de beraberinde getirmiş. Olaylar Muhsin Yazıcıoğlu'nu canlandıran başkan, Reis unvanıyla Mehmet Sipahioğlu ve Mustafa Pehlivan rolü ile Mustafa Yılmaz etrafında cereyan etmekte. Ama ülkücü hareketin gerçek lideri Alparslan Türkeş ise devre dışı bırakılmış. Sanki bu teşkilatı kuran o değilmiş gibi. Halbuki Ülkü Ocaklarını kuran, gençleri eğitime tabi tutan Rahmetli Başbuğ Türkeş idi. Çünkü o cahil değil, okumuş, bilgisini ölçen ve düşünerek hareket eden bir gençlik yetiştirmek istemişti. Ayrıca Dündar Taşer'den hiç bahsedilmiyor.

Yapılan sorgulamalar bana Mütarekeden sonra kurulan Divan-ı Harbi Örfü'deki yargılamayı hatırlattı. Mahkemenin başkanı Nemrut Mustafa İtilaf devletlerine yaranmak için İttihatçı avına çıkmış, devlette ne kadar vatansever yazar, bürokrat varsa hepsini tutuklatmış, Bekir Ağa Bölüğünde akıl almaz işkencelerden sonra kimisini idam, kimisini sürgün etmiştir. Tehcir esnasında görevlerinde ihmal gerekçesiyle Boğazlıyan kaymakamı Mehmet Kelmal Bey, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey gibi Bölge Mahkemelerinde berat etmiş kişileri bile tekrar yargılamış, onların kalemlerini kırmıştır. İstanbul'un işgalinden sonra yapılan sorgulamaların son derce hukuksuz olduğunu itilaf devletlerin hâkim ve savcıları bile itiraf etmişlerdir.

Ben de Cumhuriyet Türkiye'sinde işgal altında değilken ülkücülere yapılan işkenceler, insanlık dışı uygulamalar, haksız tutuklamalar ve idamları izlerken kendimi işgal altındaymışız gibi hissettim. Çünkü kanında biraz Türklük olan, din ve vicdan sahibi olan hiç kimse suçu sabit olsa bile neyse cezası karşılık olarak onu görür, işkence değil. Eğer verilen karar ölümse insan haysiyetini rencide etmeyecek şekilde uygulanır.

Bu bir film, neden bu kadar takıldınız diyebilirsiniz. Ama “KAFES” lere girip çıkan pek çok kişilerden dinlediğim olaylar filmi teyit eder nitelikte.

Gerçekten 1970-80 olayları, ihtilali ve ihtilalden sonra kurulan mahkemeleri, yapılan sorgulamaları anlatan pek çok eser yazılmalı ve sinemaya uyarlanmalıdır. Emine Işınsu'nun “Sancı”, Veysel Tekelioğlu'nun “Vurgun” gibi romanları sinemaya uyarlanmalıdır. Sadece bu olaylarla sınırlı kalmamalıyız. Yapmadığımız bir olayla dünya ülkeleri bizi köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar. Ermenilerin tehcirden dolayı ağızlarına doladıkları “soykırım” iftirasıyla bizi karalamaya çalışıyorlar.  Biz de bunlara cevap vermek zorundayız.  Türk tarihinde kimlerin soykırıma maruz kaldığını belgelemeliyiz, beyaz perdeye aktarmalıyız.  “Ruhum kıyama kalktı”, “Çiçekler Büyür”, “Azap toprakları” gibi eserler en kısa zamanda çekimleri yapılıp seyircilerle buluşturulması gerekiyor.

Bu konuda bir ilk olması dolaysıyla “KAFES” filminin roman yazarını, senaristini, yapımcı ve yöneten tüm ekipmanı ve oyuncuları tebrik ediyorum.