Son günlerde sosyal medyada bir görüntü dolaşıyor. Kâbe’de hacıların “Hu” diyerek Allah’ı zikrettiği bir ilahi… Söyleyen kişinin kim olduğu üzerinden tartışmalar yapılıyor. Kimi övüyor, kimi yeriyor. Fakat asıl mesele gözden kaçıyor: Orada yankılanan isim değil, zikredilen isim önemlidir. Çünkü İslam’da üstünlük, alkışta değil; takvadadır.
Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de açıkça buyurur: “Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurât, 13) Yani soy, makam, şöhret, geçmişte söylenen şarkılar ya da yapılan hatalar değil; bugün kalpte taşınan iman ve samimiyet esastır. Bir insan dün yanlış bir iş yapmış olabilir. Bir şarkıyla, bir sözle, bir hayat tarzıyla anılmış olabilir. Ama bugün yönünü Kâbe’ye çevirmişse, diline “Allah” adını almışsa, biz kimiz ki onun niyetini tartalım?
Toplum olarak garip bir alışkanlığımız var. Bir insan kötülük yaparken alkışlamasak da sessiz kalıyoruz. Ama aynı insan iyiliğe yöneldiğinde, tövbe ettiğinde, ibadete sarıldığında hemen geçmişini önüne koyuyoruz. “Sen dün şöyleydin” diyoruz. Oysa tövbe kapısı kapanmamışken, biz hangi hakla o kapıyı kapatmaya kalkıyoruz?
Unutmayalım; nice günahkârlar vardır ki bir gözyaşıyla arınmıştır. Nice düzgün görünenler de vardır ki kalbi kibirle kararmıştır. Ölçü dış görünüş değil, kalbin hâlidir. Kâbe’de “Hu” demek, Allah’ı anmak, O’nu yüceltmek her Müslüman için bir şereftir. Bunu söyleyenin geçmişi değil, o anki teslimiyeti önemlidir.
Bazı çevreler meseleyi hafife alarak, bunu çocukça şarkılarla kıyaslıyor. “Çocuklar hav hav” gibi basit bir örnekle, ilahiyi küçümsemeye çalışıyorlar. Oysa arada dağlar kadar fark var. Biri nefsin eğlencesi, diğeri kalbin zikridir. Biri gelip geçici bir melodi, diğeri ebedî olanın adıdır. Allah’ın ismiyle söylenen bir söz, sıradan bir şarkıyla aynı kefeye konulamaz.
Elbette sanatçı da olsa, sıradan bir insan da olsa herkes hata yapabilir. Hepimiz beşeriz, şaşarız. Ama asıl büyüklük, hatada ısrar etmekte değil; hatadan dönmektedir. İslam tarihi bunun örnekleriyle doludur. Dün İslam’a düşman olan nice isim, sonra bu dinin en büyük hizmetkârı olmuştur. Hz. Ömer (r.a.) bunun en çarpıcı misalidir. Dün kılıcıyla karşı çıkan, bugün adaletiyle anılan bir şahsiyet…
Bizim vazifemiz, insanların kalbini yarıp niyet okumak değil. Bizim vazifemiz, hayra teşvik etmek, iyiliği desteklemek ve dua etmektir. Bir insan Allah’ı anıyorsa, buna sevinmek gerekir. Çünkü bir kişinin kalbinin yumuşaması, bir toplumun umududur.
Şunu da unutmamak gerekir: Sosyal medya alkışları geçicidir. Bugün göğe çıkaranlar, yarın yerin dibine sokabilir. Ama Allah’ın katındaki değer, insanların yorumlarına göre değişmez. Gerçek değer, takvadadır. Takva ise gösterişte değil; ihlâsta gizlidir.
Belki de bu tartışmalar bize kendi hâlimizi sorgulatmalı. Biz ne kadar Allah’ı anıyoruz? Dilimiz ne kadar zikre alışkın? Gözümüz ne kadar haramdan sakınıyor? Kalbimiz ne kadar kibirden arınmış? Başkasının geçmişini konuşmak kolaydır. Zor olan, kendi nefsimizle yüzleşmektir.
Son sözüm şudur: Bir insan Kâbe’de “Allah” diyorsa, biz de “Allah kabul etsin” demeliyiz. Üstünlük, şöhrette değil; takvadadır. İnsanları geçmişleriyle değil, yöneldikleri istikametle değerlendirelim. Çünkü hepimizin yarın Allah’ın huzurunda vereceği bir hesabı var.
Alkışın değil, Hakk’ın ölçüsünü esas alalım. Çünkü gerçek değer, O’nun katında yazılandır.
Celal KARATÜRE’yi can-ı gönülden alkışlıyorum.Formun Altı