HZ. MEVLÂNÂ’NIN KAPISINDA KALANLAR

Abone Ol

Hz. Mevlânâ’nın vuslatının 752. sene-i devriyesi, 17 Aralık 2025 tarihinde çeşitli etkinlik ve törenlerle idrak edildi. Bu anlamlı gün, asırlardır olduğu gibi yine Konya merkezli olarak anıldı. Konya, Hz. Mevlânâ’ya ev sahipliği yapmış, onu bağrına basmış ve yüzyıllar geçse de bu manevi mirasa sahip çıkmayı başarmış nadide şehirlerden biridir.

Hz. Mevlânâ’nın Konya’ya gelip yerleşmesi bir tercihti; Konya’nın ona sahip çıkışı ise bir vefanın, bir bağlılığın ifadesidir. Bugün de bu bağ, saygı ve muhabbetle yaşatılmaktadır.

İstanbul’da yapılan Şeb-i Arus etkinlikleri ise yüzyıllar boyunca süreklilik kazanmış, özellikle mevlevîhanelerde icra edilen törenlerle bugüne ulaşmıştır. Ancak ne yazık ki bazı mekânların tarihî dokusu zamanla yıpranmış, hatta yıkılma riski taşıdığı ifade edilir hâle gelmiştir.

Bu yıl özellikle Galata Mevlevîhanesi’nde yapılan törende, mekânın riskli olduğu gerekçesiyle töreni izlemeye gelen birçok kişi içeri alınmamıştır. Her ne kadar duyurular yapıldığı söylense de çok sayıda insan kapıda kalmış, içeri alınanlar ise yalnızca “özel davetli” olarak belirtilen kişiler olmuştur.

Daha da üzücü olan ise, içeri alınan bu davetlilerin dahi görevli müdire hanım tarafından azarlanarak mekâna kabul edilmesidir. Şaşkınlık ve hayret içinde kalan izleyiciler, adeta suçlu muamelesi görmüştür. Törene gönül vermiş insanlara, “Mevlânâ başınıza yıkılacak, Mevlânâ’nın altında kalacaksınız” gibi ifadelerle hitap edilmesi, ne Mevlânâ’nın irfanına ne de bu mevlevihanenin edebine yakışmıştır.

Kültür Bakanlığı tarafından görevlendirildiği ifade edilen bir yöneticinin, bu sözleri söyleme cesaretini kendinde bulması ayrıca düşündürücüdür. Eğer mekân tören yapmaya müsait değilse, insanlar oraya davet edilmemelidir. Ya da tören yapılacaksa, kapıya gelen misafirler bu şekilde incitilmemelidir.

Kimse bu muameleyi hak etmiyor. Gelenler; turist değil, seyirci değil yalnızca… Aşıklar, gönül erenleri, Mevlânâ’ya muhabbetle bağlı insanlardır. Mekânın restorasyonu gerekiyorsa, bu durum yetkili mercilere bildirilir; çözüm aranır. Gelen insanları azarlamak ise bir yöneticinin görevi değildir.

Tören yapılmaya elverişli olmayan bir alana davetler gönderip, sonra gelenleri kapıda bırakmak ve içeri alınanlara dahi sert muamelede bulunmak, ciddi bir organizasyon ve anlayış sorunudur.

Burada mesele bir kapının kapalı olması değil; mesele gönüllerin kapatılmasıdır. Hz. Mevlânâ’nın öğretisi, insanı incitmemeyi, dili inceltmeyi, gönlü onarmayı esas alır. Onun adıyla yapılan bir törende, korku diliyle konuşmak; irfanı temsil eden mekânlarda azarlamayı normalleştirmek, asıl yıkımı taşta değil manada başlatır.

Çözüm ise zor değildir.
Öncelikle, risk taşıyan tarihî mekânlar için net ve şeffaf bir planlama yapılmalıdır. Tören yapılacak alanlar önceden kamuoyuna açık şekilde duyurulmalı, kapasite ve güvenlik sınırları açıkça belirtilmelidir. Davet edilecek kişi sayısı, mekânın imkânlarına göre belirlenmeli; “kapıya gelenle yüz yüze kriz” yaşanmayacak bir organizasyon dili benimsenmelidir.

Görevli yöneticiler, makamın değil emanetin taşıyıcısı olduklarını hatırlamalıdır. Mevlevîhaneler idari sertliğin değil, irfan terbiyesinin mekânlarıdır. Orada görev yapan herkes, Mevlânâ’yı sözle değil hâl ile temsil ettiğinin bilincinde olmalıdır.

Eğer bir mekân törene elverişli değilse, tören ya başka bir alana alınmalı ya da daha sınırlı, kapalı bir organizasyon olarak planlanmalıdır. İnsanları çağırıp sonra incitmek, ne kültüre ne de insanlığa yakışır.

Hz. Mevlânâ’yı anmak; kalabalık yapmak değil, gönül yapmaktır.
Onu yaşatmak; ses yükseltmek değil, sesi inceltmektir.
Ve en önemlisi, onun adına konuşurken bile onun dilini unutmamaktır.
Mevlevîhaneler taşla ayakta durmaz; edep ile ayakta durur.
Bir duvar çatlayabilir, bir kubbe yorulabilir; lakin kırılan gönül kolay onarılmaz.

Hz. Mevlânâ, “Gel” derken kapıyı değil, kalbi işaret etmişti.
Bugün o kapının önünde kalanlar, mekâna sığmayanlar değil; edebe sığdırılamayanlardı.

Eğer bir gün Mevlânâ’nın adı altında insanlar ürkütülüyorsa,
orada yıkılma tehlikesi duvarda değil, niyettedir.
Çünkü Mevlânâ kimsenin başına düşmez;
o, başı eğik olanın gönlüne iner.

Bu yüzden sorumluluğumuz şudur:
Taşı korurken manayı incitmemek,
nizamı sağlarken nezaketi kaybetmemek,
güvenliği konuşurken merhameti susturmamak.

Şeb-i Arus, bir tören değil; bir terbiyedir.
Ve terbiye, en çok da kapıda başlar.