Hayat dersleri bedelsiz değildir

Abone Ol

Yazarlar Birliği Konya Şubesi, on beş günde bir “Konyalı On’lar” adıyla bir program düzenlemektedir. Bu programda, hayatta olan veya vefat etmiş öncü ve önder Konyalıların hayat hikâyeleri ya kendileri ya da yakınları ve dostları tarafından paylaşılmaktadır. Konya’ya vefa bağlamında şehrimizin değerlerinin hatırlanması ve gündeme getirilmesi, takdir edilmesi gereken bir çalışmadır. Bu etkinliğe öncülük eden TYB Konya Şubesine teşekkür ediyoruz.

Söz konusu etkinlikler kapsamında geçtiğimiz hafta eski Tarım Bakanımız Sn. Prof. Dr. Sami Güçlü’yü dinleme imkânı bulduk. “Hayatın Öğrettikleri” başlığı altında, Atilla Yaramış’ın moderatörlüğündeki programda Prof. Dr. Sami Güçlü, yaşadığı hayattan aldığı dersleri dinleyicilerle paylaştı.

Konuşmada üç şey dikkat çekiciydi:

  1. Hayatın, bazı gerçekleri insana duvara çarparak öğretmesi,
  2. İnsanlara rehberlik etmenin önemi,
  3. Ülkenin kurtuluşunun eğitimden geçtiğinin asla unutulmaması.

Biz bu yazımızda, sadece bir kez yaşayacağımız ve tekrarı olmayan hayat yolculuğumuzdan hangi dersleri çıkarmamız gerektiği üzerinde duracağız.

“Hayat bir kere yaşanır.” cümlesini, nefsine uymak ve heva ile heveslerine boyun eğmek için kullananlara, Konya’mızın manevi öncülerinden Ladikli Ahmet Hüdai Hazretleri’nin şu sorusu manidardır:

“Dünyaya bir daha mı geleceğiz?” deyip her türlü harama bulaşanlara söyleyin:
“Ahirete iki defa mı gideceksiniz?”
(Ladikli Ahmet Ağa)

Zihnimizin diziler, televizyon, sosyal medya ve internet oyunları tarafından uyuşturulmasına izin vermemek; hayattan çıkaracağımız derslerden biri olmalıdır.

Geçmişin acılarını yaşamayı bırakmalı, yaralardan ders çıkararak yolumuza devam etmeliyiz. Dertlerimizden şikâyet ederek bir yere varamayacağımızı bilmeliyiz. Belki de dertler, dermanımız olacaktır.

Niyazi Mısri ne güzel söylemiş:

“Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.”

Hatalardan öğrenmenin yolunu bulmalıyız.
Herkesi memnun etme çabasında olmak bizi yorar. Biz; tohum atmakla, iyilik yapmakla ve iyiliği yaymakla mükellefiz.

İnsanlardan ve dünyadan beklentimiz ne kadar az olursa, o kadar az incinir ve kırılırız.

Kendimizle yüzleşip kusurlarımızı düzeltme gayretinde olmalıyız. Kusurlarımızı görmezden gelir ve onları değiştirmek için çaba sarf etmezsek, büyük bir fatura ödemek zorunda kalırız.

Haset, gıybet, yalan gibi kötü huylardan uzak durmalı; tevazu sahibi olmalıyız.
Eleştirel aklımız olsun, ama eleştirel ahlâkımız da yanında bulunsun.

İnsanlarla ilişkilerimizde dengeyi ve sınırları korursak daha az zarar görürüz.

Bir kirpi meseli anlatılır:
Soğuk bir kış gününde kirpiler ısınmak için birbirine sokulmak ister; ancak fazla yaklaştıklarında dikenleri birbirine batar. Uzaklaştıklarında ise donarlar. İnsan ilişkileri de böyledir: Ne başkasının içimize kadar girmesine izin verecek kadar yakın, ne de birbirimizin sıcaklığını hissedemeyecek kadar uzak olmalıyız. Sınırlar, bu dengeyi kurmamız için vardır.

Bağları koparan değil, onaranlardan olmalıyız.
Ertelemeyelim; hayatı erteleyerek de yaşamayalım.

Yazımıza bir hayal egzersizi ile son verelim:
Farz edelim ki kalp krizi geçirdiniz, kalp masajı yapıyorlar ve siz de bunu —ağlayan aile bireylerinizi— görüyorsunuz. Ne düşünürsünüz? Eğer kurtulursam, şunları şunları yaparım diye söz veriyorsunuz. Sözgelimi: “İbadetlerimi yapacağım, küs olduklarımla barışacağım.”

İşte, başlama anı şimdi.
“An” nedir? Nefes alıp vermeniz arasındaki 2-3 saniyelik zamandır.

Can Yücel’in dediği gibi:

“Ömür dediğin üç gündür.
Dün geldi geçti, yarın meçhuldür.
O halde ömür dediğin
Bir gündür, o da bugündür.”

Bugünün ibnü’l-vakt olanlarından olmamız dileğiyle…

Selam ve dua ile.