Gördüğümüzü mü sanıyoruz? Toplumsal katarakt üzerine...

Abone Ol

Geçenlerde bir an durup etrafıma baktım; her şey ne kadar steril ne kadar "aman tadımız kaçmasın" kıvamında, değil mi? Toplum olarak sanki gözlerimize kolektif bir katarakt inmiş gibi davranıyoruz. Sadece o pembe, pürüzsüz, konforlu alanları görüyor; hayatın asıl gövdesini oluşturan o sert kontrastları, kirli grileri ve rahatsız edici siyahları sanki hiç yokmuş gibi görüş alanımızın dışına itiyoruz. Oysa hayat bir bütün ve biz görmezden gelince o gerçekler buharlaşıp uçmuyor.

Aslında bu bir kaçış... İnsanoğlu, kendisini sarsan, uykusunu kaçıran ya da o bildiği konforlu dünyasını sarsan ne varsa; onu konuşmayarak, üzerini örterek ya da o konuyu hiç açmayarak yok edebileceğini sanıyor. Bir isim listeden silindiğinde o insanın yok olacağını, dünyayı kasıp kavuran bir skandal konuşulmadığında o kötülüğün iyileşeceğini zannediyoruz. Bu, yetişkinlerin oynadığı bir tür saklambaç oyunu gibi; ama maalesef ebe olduğumuzda bulacağımız şey sadece daha büyük bir boşluk oluyor.

Tam da bu noktada, hayata karşı kendi duruşumdan bahsetmem gerek. Ben, susmaya zorlandığı anlarda bile sesini yükseltmeyi tercih etmiş, yanlışı gördüğünde eleştirmekten çekinmemiş bir kadınım. Yıllarca çevreme sadece "onaylamayı" değil, asıl olanın sorgulamak olduğunu anlattım. Çünkü biliyorum ki; sorgulanmayan bir hayat, başkalarının çizdiği bir taslağı boyamaktan öteye geçemez. Ben hep haklı olduğum yerde, doğru kelimelerle konuşmayı; körü körüne biat etmek yerine akıl süzgecini kullanmayı bir varoluş borcu bildim. Konuşulmayan her gerçek, yarın karşımıza daha büyük bir yalan olarak çıkar; bu yüzden susmak benim lugatımda hiçbir zaman yer bulmadı.

Sanat da benim için tam olarak bu konuşma ve sorgulama biçimi... Sanat, hiçbir zaman sadece "duvara asılacak güzel bir resim" olsun diye var olmadı. Eğer sanatçılar "aman kimsenin huzuru kaçmasın" deseydi; bugün Guernica olmazdı, Goya’nın o sarsıcı eserleri olmazdı. Sanatın derdi konfor değil, yüzleşmedir. Bazen en gürültülü sessizlik, bir fırçanın ucundaki o itirazdır.

Resimdeki o meşhur Chiaroscuro (Işık-Gölge) dengesini düşünün... Işığın o görkemli parıltısını anlamlı kılan, hemen dibindeki o zifiri karanlıktır. Hayatın sadece aydınlık taraflarını kutsayıp gölgeyi reddettiğinizde, ortaya derinliği olmayan, sığ ve yapay bir tablo çıkar. Gerçekten güçlü bir duruş; birini ya da bir şeyi hayattan yalıtmakla değil, hayatın tüm o sert zıtlıklarıyla başa çıkabilecek bir zihinsel olgunlukla mümkündür.

Bugün neden bu kadar yorgunuz biliyor musunuz? Çünkü sürekli bir şeyleri saklamaya, "yok saymaya" çalışmaktan nefesimiz kesildi. İletişimi kesmek, isimlerin üzerini çizmek ya da kapıları kapatmak bir çözüm değil, sadece bir ertelemedir. Bizim ihtiyacımız olan daha fazla filtre değil, daha net bir görüştür.

Belki de artık o perdeyi aralamanın zamanı gelmiştir. Çünkü ancak karanlığı tanıyabilenler, ışığın gerçek değerini anlayabilir ve rotasını ona göre çizebilir.