banner5

Sarıkamış Şehitlerinin şehadetlerinin 108'inci yılında anıyoruz

Sözlerime başlarken vatan toprakları uğruna canlarını, kanlarını veren aziz şehitlerimiz başta Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere şehitlerimize tanrıdan rahmet diler onların önünde bir kere daha saygıyla eğiliyorum.

09 Ocak 2023 Pazartesi 13:27
Sarıkamış Şehitlerinin şehadetlerinin 108'inci yılında anıyoruz

Sözlerime başlarken vatan toprakları uğruna canlarını, kanlarını veren aziz şehitlerimiz başta Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere şehitlerimize tanrıdan rahmet diler onların önünde bir kere daha saygıyla eğiliyorum.

Bizim tarihimizde zaferler kadar acılar da oldukça yer tutar. Yemen kızgın çöllerde, Çanakkale derin sularda, Sarıkamış da dondurucu soğukta yitip giden Anadolu çocuklarının hikâyesini barındırır. Aslında bir imparatorluğun ayakta kalmak ve yaşamak için son çırpınışlarının adıdır bu yerler. Koca çınarımızı içinden kemiren kurtlar, gövdesini kesmeye çalışan düşmanları yüzünden çatırdayarak yıkılırken çıkan feryadın adıdır Yemen, Çanakkale, Sarıkamış. Acımız derindir, hepimiz hüzünlüyüz. Kalbimizde bir burukluk vardır. Zira biz bu kardan topraklara binlerce çocuğumuzu gömdük. Aslında gömmedik, toprak donmuştu ve şehitlerimiz sadece karların içinde kalmıştı. Baharla birlikte karlar eriyince o zaman şehitlerimiz ortaya çıktı, tıpkı kardelen çiçekleri gibi. Sarıkamış kardelen şehitlerinin yurdudur. Neresinden bakarsak bakalım anlatılacak şey bir dramdır, anlatmak ise çok zordur."

Bu harekâtın askerî açıdan, teknik açıdan vebalı büyük. Yokluk içinde buradaki karlı dağları zemherinin kavurucu soğuğunda aşmaya çalışan, ayakkabısız, paltosuz Anadolu çocukları, hatalara kurban gitmiştir. Biz bu şehitlere borçluyuz. Onlar olmasaydı, belki de bu topraklarda Ruslar şimdi yaşıyor olacaktı. Sarıkamış, Türk Tarihinin ve savaşlarının en acı olanıdır. Bu acıyı fedakârlıkları, cesareti, ulvi davranışı en iyi şekilde idrak edip gençlerimize aktarmalıyız. Bu aslında yenilgi değil, kendini feda etmenin destanıdır…

Diyeceğim o ki bugün Millet -Devlet abideleşmiş kahraman Mehmetçiğimizi, kendisine layık bir şekilde anma mecburiyetindeyiz. Bu bizim boynumuzun borcu. Sarıkamış Harekatı’ndan aynı zamanda ders de çıkarmalıyız ve ölümsüz nağmelerle milletimizin hafızasına nakşolan bu facia ve kahramanlık, on binlerce vatan evladının buz tutmuş feryadı, dağlardan taşlardan yankılanan, kalanların ise ağıtlarına yanık türkülerine dönüşmüş ve milletine mâl olmuştur. Tarihin bu acılı sayfası halkın hafızası olan türkülerle ve ağıtlarla kayda geçirilmiştir.

Sarıkamış Mehmetçiğin her şart altında irade, cesaret ve disiplinden oluşan karakterini nasıl muhafaza ettiğini tarihe altın harflerle yazdığı bir semboldür.

Sarıkamış Hareketi o dönemde gizlenmiştir hatanın sahipleri tarafından… Şehitleri gereken şekilde ilgi gösterilmemiş saklanmıştır. Millet kendi evladının acısını duyamamış ve anılamamıştır. Ancak son yıllarda bil hassa bu yıl tüm ülke genelinde çeşitli etkinliklerle anılmakta ve yıllarca anılacaktır.

Evet Sarıkamış savaşı en az Çanakkale kadar önemi vardır.  Var, olmanın, direncin, azmin, inancın, fedakarlığın, destanıdır. Türk insanının vatanı için en zor şartlarda neleri göze alabildiğinin tarihsel abidesidir.

Sarıkamış yemenin kavurucu sıcağından Sarıkamış’ın dondurucu soğuğuna yazlık elbiseyle koşan körpe fidanların öyküsüdür. Sarıkamış.  Gecenin kör karanlığında, yokluk içinde, ayakkabısız, paltosuz, yoksul Anadolu çocuklarının karlara gömüldüğü acının hikayesidir.

Sarıkamış nefeslerin buz kestiği 15 günde binlerce Mehmetçiğin gecelerde donduğunun, Allah-u Ekber dağlarında, harman olmuş yiğitlerin mezarlarının karlı dağlar olmuş anıtıdır. Dünya savaş tarihinde 90 bin askerin buzdan heykellere döndüğü tek savaştır Sarıkamış.

Sarıkamış ihtiras ve yanlış hesaplar yüzünden karlara gömülen 90 bin Mehmetçiğin gözyaşlarının donduğu, feryatların donduğu, zamanın donduğu. Peygamberimize komşu olmuş şehitlerin, bilinmeyen, hatırlanmayan, ürkütücü, hazin hikâyelerinin adıdır.

Tarihin bu acı sayfasını asla unutmamalıyız, şehitlerimizi anmalı, Fatihalarımızı eksik etmemeliyiz. Maksadımız tarihi yargılamak değildir. Kimseyi mahkûm etmek değildir. Amaç tarihimizi unutmamak, bu toprakları bize bırakan dedelerimizin ne bedeller ödediğini bilmektir.

Şehadet!  Kutsal bir amaç için ödenen bedeldir ve savaşın vazgeçilmezidir. Ama biz o şehitleri hatırlayıp onlara hizmet etmezsek onların ödediği bedel unutulur gider. Şehitlere hizmet bir ibadettir. Bu ülkenin aydınları olarak bizler, şehitlerimizi gelecek nesillere taşımalı ve öğretmeliyiz.  Sarıkamış şehitleri için yapacağımız en büyük hizmet “ayağımıza bir ayakkabı, sırtımıza sıcak bir palto giydiğimiz zaman onları hatırlama” olmalıdır.

Sarıkamış Harekâtı Türk tarihinin en dramatik olaylarından biridir. Elbette kahraman bir milletin evladıyız fakat bizim kahramanlıklarımız aynı zamanda zaferlerle birlikte acılarda yaşatmıştır. Yemen´de kavurucu sıcağından, Sarıkamış´ta dondurucu soğuğuna yazlık elbiseyle Çarıksız giden körpe fidanların hikâyesi yakar sinemizi. Bu bir efsanenin ayakta kalma ve yaşamak için son çırpınışıydı. Asırlarca içten içe altını oyan dış ve iç mihrakların, yıkılan bir devin çıkardığı feryadının adıdır, Yemen, Çanakkale, Sarıkamış... Sarıkamış denince içim burkulur her taraf çarıksız cesetlerle görünür gözüme, hüzün kaplar içimi. Binlerce Anadolu evladı gömüldü karlara gecenin kör vaktinde mosmor bedenle. Tabi gömemedi onu Sarıkamış bağrına acısını dayanamayıp attı baharın kardelenlerine.

Ah Sarıkamış Ah! Sarıkamış şehitlerin yurdu Sarıkamış acıların yurdu...

Savaş iki taraf arasında oynanan, tarif edilemeyen, sürprizlerle dolu bir savaş oyunudur ve her iki taraf içinde gerçek bir travmadır. Hem de sadece içinde bulunduğu dönemi değil gelecek kuşakları da etkileyen sosyal bir travmadır. Her savaşın görünen bir kazananı birde kaybedeni vardır. Zaferlerin kazanılmasında tesadüflerinde büyük etkisi olması nedeniyle en iyi hazırlanmış ordular bile yenilip yok olabilirler. Savaşta her iki tarafta çok şey kaybeder. Dolayısı ile bir başka oyunda tekrar kötü rol almamak için kaybettiğimizi’ de itiraf etmemiz ve analizini iyi yapmamız gerekir. Savaşta ayıp olan yenilmek değil insanların birbirlerini muhtelif nedenler ile birilerinin emirleri ile öldürmek zorunda kalmalarıdır.

Burada asla Enver paşayı eleştirmek gibi yanlışlığa düşmedik. Kendisi tarihte yerini almış değerli bir Osmanlı paşasıdır, dindar, vatansever bir Türk milliyetçisidir. Romantik bir maceracıdır. Orduyu savaş meydanlarını tanımayan gözü kara bir komutandır. Turan hayalleriyle yatıp kalkan, Kafkaslardan Orta Asya’ya uzanan geniş diyarların hâkimi olma rüyası gören bir komutandır. Herkesin birleştiği yüksek bir ahlaki değere sahip olması, keskin zekasının oluşu, yaşından beklenmeyecek bir olgunluğa sahip olmasıdır. Allah rahmet eylesin. Ancak şunu belirtmekte yarar var. ”Her karakter ve hatta kabiliyet  kendini mahvedecek zaaflarını da  beraber  büyütür”

İttihat ve Terakki'nin ünlü liderlerinden Enver Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun son beş yılına damgasını vurdu. "Enveriye yazısı", "Enveriye bıyığı", "Enveriye kalpağı" moda oldu. Almanlar imparatorluğu "Enverland" diye anmaya başladı. Kimilerince Osmanlı İmparatorluğu'nu gereksiz yere Birinci Dünya Savaşı'na sokup parçalanmasına yol açmakla suçlanan Enver Paşa, kimilerince de katıksız bir yurtsever, büyük bir asker ve devlet adamı olarak görüldü. 1922 yılında, "Turan" devleti kurma düşlerinin peşinde Tacikistan'da Ruslarla çarpışırken ölen bu siyaset adamının aynı zamanda kahramandır.

Savaş   uzmanlarının   Sarıkamış ait değerlendirmeleri. Sarıkamış çevirme harekatının arka planında psikolojik olarak; son bir çılgınlıkla ölümle pençeleşen Osmanlı imparatorluğunu kurtaracak bir mucizeyi aramaktan ileri bir anlayış yatmaktadır.

Evet, Sarıkamış’ta binlerce vatan evladı şehit oldu.  Kimi donarak, kimi vurularak. Aynı evlatlar, diğer cephelerde de canlarını feda etmekten çekinmediler.

O dönem, Türk milletinin ölüm kalım yıllarıydı. Üstelik; düşman hem sayı hem silah olarak üstündü. Ve Müslümanlara karşı, bitmek tükenmek bilmeyen bir nefretle doluydular. Mesela, Trablusgarp ve çevresinde Türk ve Araplara karşı savaşan General Nelson, bir mektubunda şöyle diyordu: "Ayaklananları yakmakta veya diri diri derilerini yüzmekte bizi serbest bırakacak kanunlar çıkartmalıyız. Çünkü içimizde yanan intikam ateşi yalnız idam etmekle sönmüyor."

Müslümanlar, işte böylesi kin ve nefret ile karşı karşıyaydılar ve şöyle ya da böyle, bu nefret çemberinden kurtulmayı başardılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Devleti’ne 6 milyon düşman askerinin saldırdığını düşünmek bile, insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor.

İstanbul’dan Trabzon’a Karadeniz üzerinden yapılacak deniz yolu sevkiyatı ise, Rusların Karadeniz’deki hâkimiyeti nedeniyle küçük limanlar arasında gizlice yapılabiliyordu. Ordunun ihtiyacı olan lojistik desteği sağlayacak nakliye imkânları da yeterli değildi. Menziller arasındaki taşımacılığı yapacak hayvan sayısının azlığı nedeniyle silahaltına alınan askerler malzeme taşıma görevini üstlenmişti. Asker hem malzeme taşıyacak hem de savaşacaktı. Seferberlikle birlikte Anadolu’yu baştanbaşa istila eden salgın hastalıklar ise, ülke insanının etkilendiği bir başka olumsuzluktu. Birçok cephede savaşmak durumunda kalan Osmanlı, salgın hastalıklarla mücadelede tıbbi malzemeden ve koruyucu tedbir almaktan yoksundu. Devletin ve halkın ekonomik imkânları da topyekûn bir savaşı uzun süre devam ettirebilecek durumda değildi. Zira savaşın başlarında Osmanlı maliyesi iflasın eşiğine gelmişti. Seferberlik kanunuyla her türlü işlenmiş hammaddeler ile yerli ve yabancı üretime el konulduğu halde biraz tarım ürününden başka bir şey elde edilememişti.

Kanun zoruyla iki yıl boyunca her evden bir takım kışlık elbise toplamak için uğraşan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti silah altındaki askerlerin yarısının ihtiyacını dahi karşılayamamıştı, ‘ittifak gerçekleşmez’ sözleriyle Fransa’nın bu konudaki tutumunun olumsuz olduğunu belli etmiştir. Neticede Avusturya’dan dan gelen teklifi olumlu karşılayan Osmanlı Devleti ittifaka katılmak üzere 22 Temmuz1914 tarihinde Almanya’ya başvurmuştur. 27 Temmuz tarihinde İstanbul’da başlayan ittifak görüşmeleri 2 Ağustos’ta Osmanlı-Alman anlaşması ile sonuçlanmıştır.” (Çolak, 2008: 22). Enver Paşa aynı gün İstanbul’daki Rus Ataşesi General Leontiyev ile de ittifak görüşmelerine başlamıştı. Bu durum vakit kazanmak için yapılan taktik olarak değerlendirilebilir.

İttihatçılar, 1914 yazında Avrupa’da esmeye başlayan savaş rüzgarlarında Almanların yanında yer almışlardı. Almanlar, Fransız ve İngilizler ’in yanında yer alan Ruslara karşı Osmanlı askerini kullanarak batı cephesinde rahatlamanın plânlarını yapmaktaydılar. Bunun için Kayser’in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettiği Osmanlı askeri kullanılacaktı. Sömürgecilik yarışında hiçbir çıkar hesabı yapmayı beceremeyen Osmanlı, adım adım, felaketlerle sonuçlanacak olan bir maceraya sürüklenmekteydi. Hiç yoktan girilen Birinci Cihan Harbinde, 1 Kasım 1914’te Kafkas Cephesi açıldı.

 Doğudaki 3. Osmanlı ordusu savaş hazırlığına girerken mevcudu 190 bin insan ve 60.000 hayvandı. Kurmaylar, bu mevcudun 6 aylık iaşesi için yaklaşık 88 milyon kilogram buğday, çavdar ve arpaya gerek olduğunu söylüyorlardı ama 3. Ordu’nun ambarlarında sadece 1milyon 250 bin kilogram yiyecek ve tahıl vardı o sırada… Ayrıca; sahra ve dağ toplarından başka top yoktu. Kolordularının ulaşım araçlarının sayısı, cinsi ve toplanma bölgelerinde iaşe güçlükleri, er ve subayların bedensel donanımları incelenince, bu ordunun bir saldırı ordusu değil, ancak bir savunma ordusu olabileceği açık olarak görülüyordu. Nitekim "Menzil Müfettiş-i Umumiliği", yani Osmanlı ordusunun lojistik hizmetlerini düzeleyen birimi, 26 Ekim 1914 tarihli raporunda durumu; "3. Ordu'nun bulunduğu yerde beslenmesi için bile mevcut ulaştırma kolları yetersizdir. Harekât halinde açlık muhakkaktır. Doğu'da demiryolları olmadığı için menzil kolları ne kadar arttırılırsa yine kâfi gelmez. On günlük erzak taşıyan menzil kolları olsa dahi, 11. gün yine açlık baş gösterir" diye değerlendirmişti.

Oysa, günün ideolojisi icabı “Turan Fatihi” olmanın hayallerini kuran Başkumandan Vekili Enver Paşa, verdiği harekât emrinde hedef olarak Tahran ve Aşkabat’i gösteriyordu.  Tahran harekât merkezine 1350 km., Aşkabat ise 2000 km. uzaklıktaydı. Ama Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine, alay edercesine, “Enverland’a gider” yazmaktan çekinmemekteydiler….

O sırada Kaiser yararına Osmanlı topraklarında incelemeler yapan ünlü Alman generali von der Goltz Paşa şöyle diyordu:

“Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen birçok adam vardır. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişlerdir ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır…”

Yine aynı sıralarda Osmanlı ordusunu modernize etmek amacıyla Türkiye’ye çağrılan Alman Askeri Yardım Heyeti Başkanı, bir başka Alman subayı olan Liman von Sanders ise, Enver’in böyle bir maceraya atılmasını önlemek için cansiperane kavga veriyordu. Enver, 3. Ordu’nun komutasını kendisine teklif edip harekât planlarını açıkladığında reddetmiş ve “bu harekatın gerçekleşme imkanı bulunmadığını” belirtmişti.

 Ancak, çok genç yaşta paşa olmuş Başkomutan Vekilinin etrafındaki kifayetsiz muhteris sayısı, aklı başındakilerden fazlaydı. En başta Enver, kurmayları olan Alman generali Bronzart Paşa (Bronsart von Schellendorf) ve Harekât Şubesi Başkanı Yarbay Feldman ile Albay Guse’nin yaptıkları planlara güveniyordu. Ama bilmediği (ya da göz yumduğu) şey, bu harekatın Almanlar’ın ekmeğine yağ süreceğiydi… Oysa von Sanders, vatandaşı ve meslektaşı Bronsart’la bu seferle ilgili olarak kavga etmekten çekinmeyecek; harbin sonuna kadar da onun görevinden alınması için Alman genelkurmayı nezdinde uğraşacaktı. Ne var ki, o günlerde Enver çabuk ikna oluvermişti; eğer 3. Ordu ile ani ve hızlı bir saldırı yaparsa, Doğu Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Rus ordusunu yok eder ve ününe ün katabilirdi…

Sarıkamış Harekâtı da, bu dört yıllık sürecin başlangıcıydı. Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, sadece Üçüncü Ordu ayakta kalmış ve bu ordunun askerleri, Kurtuluş Savaşı’nın özünü teşkil etmiştir. Çarlık Rusyası’nın çökmesinde de doğu cephesinin önemli bir rolü vardır. Zira Ruslar, Fevzi Çakmak’ın verdiği rakamlara göre, Doğu cephesinde 1,5 milyon asker kullanmıştır.

Evet, Sarıkamış Harekâtı, bir dram değil, bir kahramanlık destanıdır. Orada, savaş tarihinde benzeri görülmemiş bir emre itaat yaşanmıştır.

Sarıkamış Harekâtı birilerinin dediği gibi tek kurşun atılmadan kaybedilmiş, 90 bin şehit verdiğimiz bir harekat değildir. Bilakis Türk askerinin dünyanın hiçbir ordusunda olmayan cesaret ve fedakarlıkla ölüme meydan okuyuşunun, canını hiçe saymasının, karda açan kardelen çiçeği misali mukaddes vatan toprağına düşmesinin destanıdır.

Sarıkamış savaşı fazla bilinmeyen, okullarda iki satırla geçiştirilen bir savaştır bunun nedeni Enver Paşa Sarıkamış ait her şeyi yaktırmış, imha ettirmiştir. Savaş tarihi araştırmacılar Türk kaynaklarında az olduğunu genelde Rus ve alman kaynaklarından faydalanmışlardır. Ancak günümüze kadar Sarıkamış ile ilgili belgeler o kadar çoğalmıştır ki şu anda ise Sarıkamış araştırmalarının kaynakçası bile bir kitap büyüklüğündedir.

 Türk halkı Enver Paşa sansürü nedeniyle Sarıkamış savaşı   ve kayıplardan 5 yıl,8 ay,13 gün sonra Ruslara esir düşen Sibirya’daki esirlikten dönen kurmay yarbay şerif köprülü (ilden) in anılarını 1921 yılında yayınlamasıyla öğrenmiştir.

28 Haziran 1914 de Avusturya Macaristan veliahdı Ferdinand’ın    ölümüyle başlayan savaş Avrupa’yı    sarmış almanlar 1 Ağustos 1914 de Rusya’ya savaş açmışlar. 2 Ağustos 1914 de Alman elçisi Enver paşa ile gizli bir antlaşma yapmışlardır. Bundan sadece 3 kişinin sadrazam Sait Paşa, dâhiliye nazırı Talat Paşa, Meclisi Mebusan başkanı Halil menteşe. En ilginç olanı ise padişahın haberi bile olmamıştı. Padişahın bundan alman imparatoru Wilhelm gönderilecek nüshası imzalatılırken haberi olmuştu. Bunun nedeni Enver Paşa ve ittihada terakkinin ipleri eline alması II. Abdülhamit in tahtan indirilmesi ve sarayda 32 yıldır tutuklu olan 67 yaşında Mehmet Reşat padişah yapılmıştı. Dünyadan habersiz, Avrupa’daki sanayi devriminden   habersiz padişah olmasıydı.

Almanların Rusya, İngiltere, Fransa ile savaşa girişince iki gemisi goben ve breslav adlı gemiler   Akdenizdeydi ve Amiral Wilhelm Souchon komutasındaki gemilerin Cebelitarık İngiliz kontrolünde olduğu için kapana kısılmıştı Alman Elçisi Wagehhaynm, Enver paşaya gelmiş iki geminin Osmanlı donanmasına katılmasının Karadenize, güç katacağını söylemiş. Enver paşa gemilerin satın alındığını ilan etmiş ancak o dönemde Osmanlı maliyesi tamtakır olduğu için hiç kimse buna inanmamıştır. Gemiler yavuz ve midilli adını almış. Alman denizcilerin başlarına fes geçirilmiş. Kırmızı feslerin altında yağız, kara kaşlı, kara gözlü, pala bıyıklı denizcilerin yerine sarı saçlı, mavi gözlü, tüysüz alma delikanlılar vardı.

Karadeniz’e açılan gemilerden yavuz Sivastopol’u, midilli kere şehrini, Hamidiye yaftayı, numune Odesa’yı bombalayınca Ruslar 36 yıldır işgal ettiği Kars üzerinden Erzurum’a saldırmıştır. Bu plan Almanların işine yaramıştır. Almanlar Polonya cephesinde savaştığı Rusya’ya   Osmanlı savaş açarsa Polonya cephesi zayıflayacaktır. Alman subaylar Enver paşayı sürekli kışkırtmışlardır. Çünkü deniz kuvvetleri amiral souchon, 1.ordu kom liman von sanders, gen.kur.II.bşk.general bronsart von schellendorf  Osmanlı ordusunu yönetiyorlardı.

Almanya Osmanlı Devletini bir an önce savaşa sokmasının altında yatan alman çıkarlarıydı. Örneğin 1. Almanyanın polonya cephesinde Ruslarla savaşması nedeniyle Kafkas cephesi açılırsa Ruslar buraya asker getirmesi nedeniyle Almanların cephesinin yükü hafifliyecekti. 2. Osmanlı savaşa  girerse Süveyş kapatır ve İngilizleri meşgul eder.3.Osmanlı hilafetini kullanarak Fransız, İngiliz, Rus Müslümanları ayaklandırılabilinir.4.Osmanlı devletinin dini nüfusundan yararlanılabilinir.

Kafkas Cephesi'ndeki, 3.Ordu'nun Kurmay Başkanı olan Yarbay Felix Guse, anılarında, ''...Alman Genel Kurmayı'nın, Avusturya Cephesi'nde Ruslar'la savaşan Almanlar'ın; açılıcak Kafkas Cephesi'yle, rahatlıyacaklarını, üzerlerindeki yükün azalacağını ve Osmanlı Ordusu tümden yenilse bile, bundan Almanya'nın bir zarar görmeyeceğini düşündüğünü...'' anlatır.

Padişah savaş bildirisi yayınladı ve cihat ilan etti. CİHAD-I EKBER İstanbul’da Fatih camiinde şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi tarafından atlas torbadan çıkarılıp okundu. Padişah “asker evlatlarım Osmanlı ordularının hayırlı evlatları olduğunuzu gösteriniz ki, din ve devlet düşmanları bir daha kutsal topraklarımıza ayak atmaya, Kabe’yi ve nurla aydınlanmış mezarın bulunduğu mübarek hicaz topraklarını rahatsız etmeye  cesaret edemesin. Dinini, vatanını ve askerlik namusunu silahıyla savunmayı ve padişah uğrunda ölümü hiçe saymayı bilir bir Osmanlı ordu ve donanması olduğunu düşmana etkili bir biçimde gösteriniz” 300 milyon Müslüman İngiltere’ye, Fransa’ya, Rusya’ya karşı ayaklanacaktı ancak cihadı Müslümanlar duymadı, Mekke’de, Medine’de   duyulmadı ilerde Hazreti Fatima’nın  soyundan gelen Mekke şerifi Hüseyin İngilizlerin parası, Fransızların silahlarıyla halifenin askerlerini arkadan hançerleyeceklerdi.  Padişahın   bu kararıyla aynı zamanda 1914-1918 yılları arasındaki 4 yılda Türklerin milyonlarca evladının 3 kıtada kan dökeceği   kanlı bir süreç başlamıştı.600 yüz yıllık Osmanlı tarihinde ilk kez bir padişah savaşa yol açan olayın gerçek yüzünü bilmeden savaş çağrısı yapmaktaydı.

Osmanlı ordusu, 22 Aralık 1914 sabahı, 75 bin 660 savaşçısıyla toplam 118 bin 660 kişilik, 94 piyade taburu, 20 süvari bölüğü ve 228 topuyla "Sarıkamış Kuşatması" adıyla tarihe geçen harekata başladı. Oysa o sabah, dehşetli bir kar fırtınası ve tipiyle açılmıştı. Hava çok kötü olmasına rağmen ilk gün, harekât planı aynen uygulandı. İkinci gün kar ve tipi bir türlü aman vermiyordu, erzak ve teçhizat ileri hatlara taşınamıyordu. Askerler aç, çıplak, donanımsız, yalınayak başı açık durumdaydı. Zemheriler diye bilinen en soğuk günlerdi ama, on binlerce asker dinmek bilmez bir tipi altında dağlara sürüldü.

Balkan savaşlarında  sadece askeri anlamda değil aynı zamanda   milletin onur ve haysiyetini kırıcı bir  bozgundan yeni çıkan, yıllarca sıla hasreti çeken askerlerin evine, köyüne, sevdiğine kavuştuğu sırada  Enver paşa imzalı bir zarftan şu satırlar çıkmıştır. “SEFERBERLİK İLAN EDİLMİŞTİR, SİLAH BAŞINA !...;

Osmanlı devletinin limanlarını bombalaması sonunda Rusya Sarıkamış üzerinden Erzurum’a saldırdı.

Rus Çarı  Nikola eylül 1914 de beyanname yayınlayarak Ermenileri Rusya’nın yanında savaş çağırdı ve şöyle diyordu. ‘Özgürlük saati sonunda sizin içinde  çaldı’ gerçekten savaş başlar başlamaz  Erzurum milletvekili Pastırmacıyan,3.ordunun nerdeyse tüm ermeni subay ve askerleri  Rus tarafın geçtiler. Ruslar  hemen ermeni taburları oluşturdular.

Ruslar Erzurum’a saldırınca Erzurum’daki ordu komutanı Hasan İzzet Paşa Ruslara karşı koymuş ve 10 km dışarıya kadar kovalamış ve   Erzurum’u işgal etmelerini önlemiştir. Bir savunma hattı oluşturmuştur.   Rus   cephesini gözetleme görevindeki teğmen İsmail hakkı 12 aralık 1914günü Rusların 230   arabasını saymış yiyecek çuvalı ve fıçılar yüklü, her ata iki askerin bindiği kazak taburu  üniformalı 70 atlı   kalpak ,şapka ve paltolarıyla yüksek rütbeli Rusları rapor etmişti.  Bu avın değerli olduğunun farkında değildi. Bu kafile cepheyi denetlemeye gelen Rus çarı 2. Nicholas  Kafkas ordu komutanı general MYSHLAYEVSKİ, kurmay başkanıydı. Bu rapor değerlendirilse savaşın kaderi değişirdi.  Kazım Karabekir paşa anılarında bunun kaderin garip bir cilvesidir der.

Hasan İzzet Paşa başkomutanlığa bir rapor yazar “3. Ordunun menzil kolları yetersizdir, iaşeler zor sağlanıyor, orduyu 3 aydan fazla beslemek mümkün değildir, ordunun tamamen aç kalmasına engel olmak için birliklere iki günde bir, o da yarım istihkak verilmesine gerek görülmüştür böylece ilkbahara kadar idare edilmesini emrettim. Özellikle ön hatlarda bulunan askerler bazen 24 saat bazen de 48 saat aç kalmaktadırlar. Bunlara verilen yiyecekler kuru peksimet ve zeytinden ibarettir”.

Enver paşa   Rusların kovalanmasından umutlanmış ve Ruslara saldırı planı hazırlamış ve bunu tartışmak için Erzuruma gelmiş cepheyi denetlemiş. Balkan bozgunu yaşamış ordu yorgundur. Balkanlarda 250. Bin asker kaybedilmiştir. sadece kolera ve dizanteriden şehit olan asker sayısı  40 bin kişidir. 550 yıldır bizim olan ikinci vatanımız olan Rumeli elden çıkmıştı. Erzurum’da askeri hastanede  7 bine yakın  tifuslu ve donuk hastayla karşılaştı  ,koğuşlar pis, yaralılar kucak kucağa, pislik ve yokluk içinde ki görüntülere kızmış ve baştabibi azarlamış baştabip “ilaç yok, malzeme yok deyince yarbayın rütbelerini söküp kıtaya er olarak göndermesini emretmiştir.

Bir an için gözleriniz kapayarak Erzurum 3. Ordu Karargahına, zaman tünelinden girelim.

Tarih, 16 Aralık 1914, yer karlar altında, eksi -25 derece soğukta bekletilen 3. Ordu Karargahı... Sarıkamış olayının başlangıcındayız… Karar verme aşamasında… Ordu komutanı Enver’in öğretmeni Hasan İzzet Paşa, karşısında öğrencisi Enver var, şu diyalog gelişir:

Yüksek sesle, azarlar gibi bir tavırla, karşısında duran yaşlı komutan hocasına Enver seslenir: “Hatalı davrandınız! Başarılı olamadınız! Rus ordusu burada yok edilmeliydi. Şimdi hemen harekete geçip, Rus ordusunu Sarıkamış’ta yok edeceksiniz!”

Osmanlı ordusunun çeşitli kademelerinden geçip gelmiş, birçok cephede savaşmış, harp okulunda komutanlık yapmış ve halen 3. ordu komutanı Hasan İzzet Paşa, haddini aşan öğrencisine onuruyla-özgüveniyle cevap verir: “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz.”

Hayalperestliğin yanı sıra, padişah damadı ve orduların başkomutan vekili olmanın verdiği şımarıklık ileri taşınarak pervasızlaşmaya destek sağlayan bir kişilik, 34 yaşındaki genç Enver, bu cevap karşısında giderek sinirlenir ve tehditler savurmaya başlar:

“Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim!”

Enver’in tehditlerine göğüs germeye kararlı olan Hasan İzzet Paşa, tüm komuta yetkisini kendi üzerine alan Enver’in karşısında yapabileceği bir şey kalmıştı: ya kendini ya Enver’i çekip vuracaktı, ya da istifa edecekti, o istifa etmeyi uygun buldu.

Sarıkamış saldırı planı tartışılmış, Enver paşanın yardımcısı alman general bronsart von schellendorf  ve kur.yb felix guse saldırmayı savunmuşlardır. Hasan izzet paşa” saldırı ve kuşatma planınını uygulama için kendime güven görmediğimden istifa ediyorum” diyerek istifa ederek İstanbul’a döner.

Enver paşa kendisini 3. Ordu komutanı olarak atadı. Seferberlik ilan edildi. Ancak askerin doğru dürüst giyeceği ,yiyeceği yoktu. Erzurum çarşısından parası olan subaylar yamçı, yün başlık, yün eldiven,atkı, keçe ve çizme almışlardı. Zenginler 50 altın verip bedel ödediği için askere alamamışlardı. Seferberlikte askerlik şubelerine gelen genelde ağaların yanında çalışan, yarıcı, yanaşma ve çoban olanlar, gariban köylüler nasıl olsa devlet baba giysi, elbise verecek diye yazlık ,yırtık  ve paçavra giysilerle askerlik şubelerine gelmişlerdi.

Ordu içerisinde tecrübeli subay neredeyse kalmamış durumdadır. Çünkü kudretli Başkumandan vekili Enver paşa Harbiye Nazırı olunca ilk iş olarak “Gençleştirme” adı altında binin üzerinde yaşlı subay resen emekli edildi. Ardından alaylı tabir edilen ve ordu içerisinden yetişen subayların işine son verilip ordunun kilit noktalarına kendi görüşlerini paylaşan ve yakın arkadaşları olan genç subayları getirdi. Osmanlı Devleti 1 inci paylaşım savaşına girerken aslında en büyük darbeyi kendi içerisinden almıştır. Çünkü bir yıl önce 2 inci Balkan Harbini kazanan orduda neredeyse tecrübeli paşa kalmamıştır.

İşe göre adam mevhumu ne zaman adama göre iş olarak değişirse, alt yapınız ne kadar güçlü olursa olsun yıkılmaya mahkumsunuz!                                              

Saldırı başladı 118 bin 600 askerle harekât emri verildi. Ruslar hızla geriye çekiliyorlardı. Enver paşa bu çekilmeyi kovalamayla sürdürecek planlar hazırlıyor ancak elinde doğru dürüst harita bile yoktu eski bir harita yanlışlıklarla doluydu.  Askerlerin sırtlarında 20 kg yükle 1,5 metre karların içinde   eksi 30-33 derecede savaşa başlamıştı. Kuru peksimet ve un çorbası verilen askerlerin yiyecekleri zayıftı.

Ruslar oyalama taktiği ile geri çekilirken kalın kaputları, ayaklarında keçe çizmeleri, savaşçılara ısıtıcı, kalorisi yüksek yiyecekler verilmiş, subaylara verilen günlük votka hakları artırılmış, erlere ısıtıcı olarak votka veriliyordu. Atlarıyla eğitimli kazak süvarileri, plaston tugayları savaşıyordu.

Allah-ü Ekber dağlarının çıplak tepeleri, yamaçlar göz alabildiğine her yanı lekesiz ak bir çarşaf gibi öğütülmüş cam gibi parladığı için askerlerin gözlerini kamaştırıp göz kapaklarını yoruyordu,

Karları aşmak için dizlerinin hizasına sürekli kaldıran askerler artık   baldırları ağrıyor, bir süre sonra tüm vücudunu ağrılar sarıyordu. Düşmanı kovalayan savaşçılara yiyecek ulaşamamış, yazlık giysilerin içinde sırt çantası ve tüfeğin ağırlığıyla iki büklüm yürüyen asker takati kesilinceye kadar yürüyor, takati kesilince yere düşüyor, kalkmaya gücü kalmadığı için aniden dehşete kapılıyor, terden ıslanan çamaşırları tenine yapışıp donmayı kolaylaştırıyordu.

Yolların    kenarlarında karların üzerine kendiliğinden çöken yorgun askerler kendilerini saran tatlı uyuşuklukla donmaya başlayıp orada kalıyorlardı. Donukların görünüşleri korkunçtu havaya kalkmış bacaklar, kollar kara bir delik gibi görünen ağızlar, donukların bu görüntüsü askerlerin moralini bozuyordu. Uluyan kurtlar, dolaşan kargalar, donuklara saldırıyorlardı.

Dondurucu   soğukta   çıplak elle ateş etmek kolay değildi, tüfeklerin namlusu incecik bir buz tabakasıyla örtülmüş mekanizma kaskatıydı. Ellerini ısıtsın diye sardıkları paçavraları çıkartmadan tetik çekilmiyordu, paçavralar çıkarılınca soğuk parmakları uyuşturuyor boş kovanı çıkarmak için mekanizma topuzu tutan her askerin avuçlarının derisini söküp atıyordu.

Askerlerin açlığı daha da üşüttüğü için ayaklarda şişlik yapıyor gündüz ıslanan çarıklar donunca askerlerin ayağını mengene gibi sıkıştırıyor. Akşam çıkardıklarında donma ayaklarda   başladığı   tatlı bir uykuya dalıp oracıkta donuyorlardı. Düşünün çarık Hititlerin giydiği bir deriden aygıttı.

Donukların arasındaki Türk savaşçılar şehitlerin ceplerindeki, kütüklüklerindeki mermileri paylaşıyor, şehitlerin sırt çantalarındaki peksimet parçalarını yiyorlardı. Erzurum valisi 120 kişiye sırtına erzak verip cepheye göndermiş ancak bu gençler yolda donarak kalmışlardır.

Enver paşa donuklara aldırmadan yeni emirler veriyor Sarıkamış varılacağını söylüyordu, bitten geçen    tifüs yaygındı. Savaşçılar aniden yakasını bağrını açıyor o dondurucu soğukta ateşler içinde vücudunda kırmızı lekeler olarak ateşler içinde çıldırarak şehit oluyorlardı.

30.tümen 36 yıldır Rus işgali altındaki İSLAMKÖTEK köyüne girdi. Köylüler bayram etti ancak aç ve yorgun askerler köyde   ne bulduysa yediler. Köylünün birisi tümen komutanına “komutanım 36 yıldır Rusların yapmadığını bir gecede yaptınız. Siz gidince bu karakışta biz ne yer ne içeriz” demiştir.

Şehit sayısı sürekli artıyordu   Enver Paşa ve komutanlar Koçfenas köyüne sığındılar. Köyün ağası Hüseyin ağa ağırlar yenilip içilir. Hüseyin ağa “paşam duyduğuma göre Sarıkamış saldıracakmışsınız orada kar, kış, soğuk var ”Enver paşa askerin moralini bozuyorsunuz. Misafiriniz olmasaydım sizi vurmam gerekirdi der. Güngörmüş Hüseyin ağa” keşke askerimiz kırılmasında beni öldürün   paşam bu günler sayılı günler,bu zamanda bu dağlardan insan değil kuş bile geçmez “ der.

Birlikler arası haberleşmenin kötü olması,şiddetli tipi ve kar yağışı nedeniyle   31. Ve 32  alaylar birbirlerini  Rus kuvvetleri zannederek  Oltu   boğazında  ateşe tutuşurlar.  Ordu içerisinde tecrübesiz ve arazi şartlarını tanımayan birlik komutanları, askerin elinde bölgeyi tanıtan haritaların olmayışı, (Çok acıdır ki Türk ordusunun elindeki tek harita 1/400.000 ölçeğinde bir Rus haritasıdır. Bu harita da arazi yapısını değil yolları göstermektedir) askerin bulunduğu arazi yapısını tanımayışı ( Araziyi tanımadığı için ağır kış şartları da olunca 31 ve 32 inci alaylarımız Oltu yakınlarında birbiri ile çatışmaya girerler iki bin askerimiz şehit olur yada yaralanır.)

Ruslar ise umutsuzdurlar   Türklerin bu amansız saldırıları  karşısında  her türlü yığınak yaptıkları  Sarıkamışı boşaltmak ve geriye  Tiflise   çekilmek  kararı tarışılmaktadır. Çünkü bunca imkansızlığa rağmen 3. Ordu hızla  Sarıkamış  yürümektedir.  General  yudeniç   artık Sarıkamıştan   Kağızman yönüne geri çekilme ve Sarıkamışta son çarpışmalar için kuvvet  bırakılmasını emretmiştir.

Savaş’da   Ruslar’dan esirler alınıyordu  gürcü asıllı albay Kutaledze  kendisini esir alan paçavra giysiler içindeki tir tir titreyen  saçı sakalı birbirine karışmış askerleri görünce  hayretle bakarak “siz bu giysilerle nereye gidiyorsunuz  ileride kış var. Bende  Müslüman’ım din kardeşiyiz. Ruslar sizi ileriye çekip kışta yok edecekler” der bu bile Enver paşayı uyandırmaz.

Enver paşanın  sorguladığı Türkistanlı bir esir er. Güleryüzlü candan tutumuyla”sizin ortaasyadaki  kalan atalarınızın torunuyum  aynı kandanız  Ruslar sizi 5 alaylık kuvvetle Sarıkamış önlerinde kuşatacaklar “demiştir. oysa Enver paşa Kafkasya fatihi  olmak,turan imparatorluğu kurmak hayalleri kuruyordu.

Savaş sırasında 11. Kolordu Komutanı Galip Paşa, Erzurum Valisi  Tahsin Bey’e cepheye acil erzak yetiştirilmesi hususunda telgraflar yollar. Vali Bey, Erzurum halkından 150 bin kilo un toplatmıştı. Esas mesele bu erzakın cepheye nasıl taşınacağıyla ilgiliydi. Seferberlik nedeniyle halkın elindeki at arabası, kağnı, öküz, at ve eşek gibi taşıtların çoğuna orduca el  konulmuştu. Askerlik çağındaki erkekler cephede olduğundan taşıma işi askerlik çağının altındaki mektep çocuklarına kalmıştı. Albay Aziz Samih bu hadiseyi anılarında şöyle nakleder:

“ (…) On birinci kolordu erzak kalmadığından çabuk yetiştirilmesi için feryat ediyor, menzil vasıtaları kâfi değil. Vali bey bir defalık yüz elli bin kilo erzakı ahali sırtında taşımağı üzerine aldı. Erzurum ahalisi denenmiş vatan sevgileri ile bu yükü taşımağı seve seve kabul ettiler. Otuz kiloluk torbalar yaptırıldı. Mektep çocuklarının18 sırtlarında un torbaları ile hükümet konağı önünde hareket etmelerindeki fedakârlık ve hamiyet numunesi herkesi ağlattı. Erzurum ahalisi unları Nebi Han’a kadar ve Hasankale ahalisi de Nebi Han’ından Hasankale’ye götürecekti. Erzurum ahalisi vazifesini tamamen yaptı. Fakat Hasankale’de hali az idi. Günde ancak 700 kişi yollayabiliyorlardı. Nebi Han’da biriken unların ahali ve menzil vasıtaları ile taşınması epeyce sürdü.” (Aziz Samih, 1934: 11; Müderrisoğlu, 2006: 276).

Kurmay albay aziz samih (İlter) anılarında şöyle yazar”köprü köyden hasankaleye geliyorum kar yağıyor her yer  donmuş,yol   üstü arabalar ,hastalar,atlar,eşekler develerle dolu,yolun iki tarafı   bunların ölüleri ile dolu. Sadece   hasankale’de hasta sayısı 4 bin. Bakacak Doktor  tek Rıfkı arif bey.korucuk köyünde kaymakam Hilmi beyi gördüm yaralı  askerleri barındırmak için memur edilmiş  kapısının önünde  10 ceset yatıyordu köy evlerinin birinin kapısını açtırdı  odun tomrukları gibi üst üste istif edilmiş cesetleri  gösterdi.soğuktan  taş kesilip heykeller gibi duran  bu vücutlar bozulmuyor ,kokmuyordu  neden gömülmediğini sorduğumda kazma işlemiyor evvela odun bulup bir gün toprağı yumuşatacak sonrada kazmak gerekir  halbuki benim yanımda ne odun nede   kazdıracak insan var dedi. “

İstanbuldaki gazeteler halka neler yazıyordu.  İstanbul ve Anadolu habersizdi.

Kafkasyaya   ulaşmaya az kaldı

Sarıkamış önlerinde sürekli zaferler kazanıyoruz

Rus çarı son anda elimizden kurtuldu

Rus esirlerini barındıracak yer bulamıyoruz

Telgraf hatlarını döşemeye zaman bulamıyoruz

Mehmetçikler donuyordu 30. Tümenin 16.300 askerinden bir gecede 1400 kişi kaldı,24-25 aralık gecesi 31.tümenin 16.000 savaşcısı’ndan  2000 kişi kaldı. 85 ve 86 alayların tamamı donarak şehit oldular sancakları düşman eline geçmesin diye askerlerin beline sarılarak geriye gönderildi.

Karlı, boranlı,  Allahüekber  dağları bir gecede 30. Bine yakın  Mehmetciği bir gecede yutuvermişti,   dünya savaş tarihinde  tümen seviyesinde bir gece donarak şehit olan Sarıkamışın   haricinde yoktur.

Bir gecede 30 bine yakın askerini kaybeden kolordu komutanı hafız hakkı paşa ertesi gün Enver paşaya şöyle bir rapor gönderir.”dün kolordu Allahüekber dağlarını inanılmaz güçlükle aştı.  yürüyüşe geçeceğim  rastlayacağım düşmanı  Allahın izniyle şiddetli  saldırıyla perişan edeceğim.”

Cephede askerlerin hepsi donukdan değil   aniden düşüp şehit oluyorlardı  .bu aniden ölen şehitlere eceliyle öldü yazılıyordu. Ölüm nedenlerinin bilimsel açıklaması için 24 kasım 1942  beklendi. 2. Dünya savaşında 230 bin alman ordusunun mevcudu 2.5 ayda 90 bine düşünce almanlar bu aniden düşüp ölenleri araştırmak için cepheye profesör’ ler getirdiler. Ölenlerin patolojik incelemesinde.

İç organlarda solma, karaciğerde kan toplama, kemik içindeki iliklerde sarı ve kırmızı pelte,sağ kalp kapakçığının büyümesi.bu ani ölümlerin nedeni HIZLI YAŞLANMAYDI

Sürekli  yürüyen,  uyuyamayan, açlık ve yorgunluk,soğuk hava,beslenme yetersizliği,gece gündüz savaşma,sürekli ölüm ve donma korkusu,yakın çevrenin donarak ölmesi,karların üstünde geceleme,baskına uğrama,yıkanamama nedeni olan hızlı yaşlanmaydı.

Artık  birlikler Sarıkamış önlerindedir  hızlı hareket edilecektir askerlerde  takat kalmamış ,yorgun   argın  saldırmaktadırlar.  süvari alayı Sarıkamış’dan karsa giden demiryolu hattını  sökerek Rusların kars’tan gelecek desteğini kesmiştir.Ruslar  paniklemiştir.

Kur.alb.semih İlter anılarında şöyle yazar  ”neferlerden birisini ileri hattı gezerken taş gibi bir peksimeti  gevelemeğe çalışırken gördüm.peksimeti niçin ıslatarak yemediğini sordum.hazin bir gülüşle dediki : efendim tayinimiz bundan ibaret.ıslatırsam iki lokmada biter. Ben böyle geveleyerek midemi avutuyorum.

Sarıkamış önlerinde çoğunluğu  donmuş  kalanlarla ilerlenirken tüm askerleri şehit olmuş genç bir teğmenle karşılaşan Enver paşa neden  burada olduğunu sormuş  teğmen tüm askerlerim şehit oldu dediğinde idam edilmesini emretmiştir.  harp okulu son sınıftan savaş için gönüllü gelen zayıf sarı benizli yıpranmış kaputu içindeki teğmeni kurtarmak için diğer komutanlar uğraştılar ise de orada kurşuna dizildi.

Rusyadaki esir kampındaki bir subayın not defterindeki şu satırlar  acı gerçeği anlatır  ”geceleyin alay hareket  etti saatlerce yürüdük bitmedi dağlar tepeler aştık, çok yorulduk. Hala gözümün önündedir  karın içine çömelmiş bir er bir yığın karı kucaklamış,  titreyerek, feryat ederek  dişleriyle kemiriyordu. tırnaklarıyla kazıyordu zavallı beni bile göremedi. zavallı çıldırmıştı.şu uğursuz buzullarda onbinden fazla insanı bir günde  karların altında bıraktık geçtik.”

BAHRİ KILINÇEL

Son Güncelleme: 09.01.2023 14:04
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner64

banner50