Eleştiri başarıya mı götürür?

Abone Ol

Cenap Şahabettin’e ait şu söz, konuyu sayfalarca anlatsak da bu denli özlü bir şekilde anlatamayacağımıza bir delil olur sanırım.

“Başkası düştü mü ‘Çürük tahtaya basmasaydı’ deriz; kendimiz düşünce “Bastığımız tahtanın çürük çıkmış olmasından” şikâyet ederiz.

Evet, eleştiri insanın her alanda kendisini geliştirmesine yardımcı olur aslında.

Lao Tzu’da bu konuda şöyle söylüyor: “Kusurlarınızı söyleyen arkadaşlar edinin. Dikkat edin! Kusurlarınızı yalnızca size söyleyen arkadaşlar...”

Eleştiren kişi kusurlarınızı yalnızca size söylüyorsa sizi sevdiğindendir. Yok, kusurlarınızı ulu orta yerde herkese duyurma gayretindeyse o kişi, yalnızca kendisini sevdiği için sizi de el âleme rezil etmek amacıyla hareket etmiştir.

Platon da bu konuda boş durmamış: “Etrafını en çok eleştiren, yargılayan, küçük gören kişiler; aslında kendi içlerindeki utançlarla yüzleşmekten en çok korkan kişilerdir.”

Eleştirmekten korkmayalım tamam da bunu sosyal medyada ya da medyada ya da insan topluluklarının bulunduğu bir yerde birisi kalkar da sizi konuşmaya, eleştirmeye, eksikliklerinizi anlatmaya başlarsa elbette orada yapılan hareket eleştiri adabını zorlamış ve o eleştir artık ’itibar suikasti’ne dönüşmüştür. Bu durumda geriye ya o kişinin aynıyla haddini bildirmek ya da o toplumu terk etmek kalıyor.

Bunu yapanın kibri o toplumu da zehirleyeceği için onun bu kibrine kibirle karşılık vermek onun kendine gelmesini sağlayabilir. Zira “Aşırı tevazuunun ‘kibir’ olduğunu,” “kibre kibirle mukabelenin de sadaka olduğunu” ifade eden sözler okumuştum bir yerlerde.

Eleştiri, zamanı ve mekânı doğru ise insan fayda, zaman ve mekân bakımından uygun olmayan bir durumda yapılırsa sıkıntı verir.

Biz, toplum olarak eleştirilerimizi karşımıza hep bir hedef alarak yapıyoruz. “Öz eleştiri” mekanizmasını işletmeden “Dış eleştiri” mekanizmasını çalıştırıyor ve “Allah yarattı” demeden bombardımana başlıyoruz. Kendimizi melekler katında, hiç hata yapmayanlar sınıfına koyarak, sürekli olarak; iş yapanı, faal olanı, hareket halinde olanı eleştiriyoruz. Kendimiz sıcak odamızda kahvemizi yudumlarken karla mücadele eden kişileri hedefe alıyoruz mesela... Kendimiz konforlu aracımız içinde seyahat eder iken, yol üzerinde yapılan bir çalışma nedeniyle aksayan trafiği eleştiriyoruz.

Sokaklardaki çöpleri toplamayan belediye görevlilerini eleştirirken, elimizdeki sigara paketini, sigara izmaritini yere atabiliyoruz.

“Çöp toplamak görevlinin işiyse, yere çöp atmamak da bizim görevimizdir.” Şeklinde yazılar okuyorum bazı yerlerde. Çok hoş ve doğru bir hatırlatma sözüdür...

“Şehrin bir meydanına, kalabalıkların gelip geçtiği bir noktaya bir tuval yerleştirilir. Üzerine de resim yapmak için boş resim kâğıtları, fırçalar, boyalar bırakılır. Bir ay orada duran tuvale yanaşıp kimse sıfırdan bir resim yapmak için bir girişimde bulunmaz.

Daha sonra o tuvalin üzerindeki boş kâğıtlar alınarak oraya güzel bir manzara resmi yerleştirilir. Yanına da “Resimde bulduğunuz hataları düzeltiniz.” notu düşülür.

Bir ay sonra gelindiğinde eski resimden bir eser kalmadığı ve her gelenin “Şurasında ağaç olmalı” deyip bir ağaç resmi yaptığı, “Dağlarda kar niye yok?” deyip dağların beyaza boyandığı, gül ağaçlarındaki dikenlerin siyah boyalarla karalandığı görülür.

Bu hikâye bize; ”Bir şeyi baştan itibaren yapmanın insanlara zor geldiğini ama yapılan bir şeyi herkesin düzeltme arzusunun bulunduğunu, onu eleştirme ihtiyacı içinde olunduğunu ve hep yapılanın üzerine bir şeyler yapma, ihtiyacı içinde bulunulduğunu” anlatıyor.

“Kusuru kendisine söylenmeyen insan ayıbını hüner sanır.” diyen Sadi Şirazi’ye ve

“Geçmişine gülle atanın, geleceğini topa tutarlar.” Diyen Bahtiyar Vahapzade’ye rahmet ola...