İşgalci İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan bölgemizdeki gelişmeler, İsrail ve ABD’nin iradesiyle Türkiye’nin savaşın içine çekilmeye çalışılacağının sinyallerini veriyor. Bu hiç istemeyeceğimiz Türkiye ve İran’ın karşı karşıya gelmesi durumunda savaşın, sünni- şii mezhep savaşına dönüşmesi söz konusu. Bu durum şer ekseninin öteden beri arzu ettikleri bir varış yeri olur. Türkiye sosyolojisine etki eden cübbeli ehli sünnet algı yöneticileri, İsrail ve ABD’nin öncülük ettiği bu şer ekseni ile aynı dili konuşarak Müslümanların ümmet çatısı altında birleşmesinin imkanlarını dinamitlemeyi dava bellemişler. Yüzyıllardır aynı argümanlar üzerinden toparlanmanın önünde barikat oluşturuyorlar. Sarıklı- sakallı Mossad ajanı din adamları İran’da sahabelere sövmenin en makbul ibadet olduğunu anlatırken, bunlar da burada, yeri mi zamanı mı demeyip, Şiilerin hepsini bir torbaya koyup tertemiz Aişe Annemize sövmekle itham ediyorlar.
Tarih içerisinde özellikle Sünnileri rahatsız eden, Şia’daki Hz. Ali dışında Hulefa-i Raşid’ine ve Hz. Aişe’ye sövme, Mut’a nikahı gibi çirkin uygulamaların kaldırılması yoluyla Sünnilik ve Şia arasında mezhepsel yakınlaşma girişimleri görülmüş. On sekizinci yüzyıl İran Safevi Devleti'nin, siyasi ve askeri başarıları dolayısıyla “Bozkırın son Hâkimi” unvanıyla anılan şahı, Afşar türkü Nadir Şah, mezhepsel ayrılığa dayalı farklılıkların yol açtığı ihtilafları giderecek bir mutabakat ekseninde samimi çaba sarfeder. Maveraünnehir ve Afganistan’ın Şii ve Sünni alimlerinden oluşan çalıştayda, Ehli sünnet alimlerinin kabul etmediği gulatların üstleri çizilir, müşterekler tespit edilir. Kurul, Caferiliği beşinci hak mezhep olarak kabul eder.
“Ben (Şah), 1148 senesinde, Mogan sahrasında, sizinle bey ‘at ederken (ashaba) dil uzatmayı terk etmenizi sizlere şart koşmuş bulunuyordum. Şu andan itibaren sebb-i Şeyhayn'i (halifelere küfür) yasakladım. Her kim onlara dil uzatırsa onu öldürür, evlad ü iyalini esir eder, malını alırım. Ne İran içinde ne de çevresinde Ashabı kınamak ve buna benzer çirkin davranışlar artık yoktur. Bunlar, aşağılık Şah İsmail devrinde türemiş, soyu da onun izinden gitmiş sonunda Ashaba sövgü çoğalmış, bid'atler artmış, budalalıklar yayılmıştır'' diyerek sonucu deklare eder Nadir Şah.
İran Şii uleması: “Bizler (Ashaba) lanetin kaldırılmasını kabul ve taahhüt ediyoruz. Sahabenin gerek fazileti gerekse hilafeti, iş bu tutanakta belirtilmiş olan tertip üzeredir. Bizden her kim ashaba dil uzatır veya burada tespit edilenlerin hilafına konuşursa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun! Böyle bir durumda Nadir Şah'ın gazabını kabul ederiz, malımız; canımız ve evladımız ona helâldir” derler.
Sünni ulema ise: “İranlılar, kararlaştırdıkları hususlara uydukları, aksine davranmadıkları sürece, İslami fırkalardandırlar. Müslümanların lehine olan, onların da lehine, Müslümanların aleyhine olan, onların da aleyhinedir” diyerek Caferiliği beşinci mezhep olarak tasdik ederler. Karar tutanağı 1. Mahmut yönetimindeki Osmanlı Devleti’ne de iletilir. Ancak Osmanlı uleması tarafından kabul görmez. Nadir şah çok geçmeden kendi askeri tarafından öldürülür.
Sünni alimlerinin sözcüsü Hadi Hoca ile Şii alimlerin temsilcisi Molla Paşa arasında şöyle bir konuşma nakledilir:
-Ebû-Bekir ve Ömer'e küfrederek küfre düşüyorsunuz!
-Küfretme âdetini kaldırıyoruz.
-Sahâbeyi sapkınlık ve küfre düşmekle itham ederek kâfir oluyorsunuz!
-Sahabenin tamamı güvenilir ve salih kişilerdir. Allah onlardan razı olsun.
-Mut'a nikâhı helâl diyorsunuz!
-Mut'a haramdır, onu bizden ancak ayak takımı kabullenir.
-Ali'yi, Ebu Bekir'den üstün tutuyor ve ilk halife O'dur diyorsunuz!
-Üstünlük sırası Sünnîlerin dedikleri gibidir, hilâfet sırası da öyledir. (Https:// sorularla İslamiyet. Com)
İran İslam Cumhuriyeti lideri İmam Humeyni tarafından daha devrimin başlangıcında sahabeye yakışıksız sözler sarfetmenin haramlığı konusunda fetva irat edilmiş, cezai müeyyide belirlenmişti.
Ehl-i sünnet vel cemaat (Sünnilik) Hz. peygamberin sünnetine ve sahabenin (cemaat) yoluna bağlı kalarak İtikatta Maturidiyye ve Eş'ariyye, amelde ise dört mezhebe (Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli) bağlılığı gerekli gören en büyük fırka, İslam'ın anlaşılması ve yaşanmasında Allah Resul'ünün sünneti ve ilk üç nesil Müslüman ümmetin çoğunluğunun (cemaatin) yolunu takip eden ana kitle diye tarif edilir. Bu tanım dışlayıcı gibi görünse de ehl-i sünnetin en başta gelen ilkelerinden biri, aynı kıbleye yönelen (ehl-i kıble) hiçbir Müslümanı İslam dairesi dışında görmemektir. Ehl-i sünnete göre, La ilahe illallah Muhammed un Resulullah diyen, Müslümanların kıblesine yönelerek onlarla birlikte namaz kılan kimse Müslümandır. "Ehl-i kıble tekfir edilemez" hadisi de Kâbe’ye yönelerek namaz kılan ve zaruriyyat-ı diniyye (dinin temel esaslarını) inkâr etmeyen Müslümanların, günahları ve te'vil gerektiren görüşleri yüzünden kafirlikle suçlanamayacağını ifade eden bir kardeşlik altyapısı ve ümmet çatısı inşa eder.
Şia; Hz. peygamberden sonra yönetimin peygamber soyunda, yani Hz. Ali ve O'nun soyunda olması gerektiği Ehli beyt doktrinli siyasi bir çıkış noktasından hareket ederek zamanla fıkhi ve itikadi bir yapıya bürünmüştür. Şia (Şiiler) ehl- sünnet alimlerine göre temel inanç esaslarını benimsedikleri için tekfir edilmez, ehl-i kıble kapsamında değerlendirilir.
Gelelim ABD ve İsrail ile hemen hepsi halkı Sünni Müslüman olan bölgedeki müttefiklerine ve karşı cepheye konulan Şii İran’a. Etkin aktörler ABD ve İsrail’in mezhepsel farklılık üzerinden iç karışıklık çıkarma, halkları ayrıştırma ya da kaynaşmalarını önleme planları dışında müttefik Müslüman ülkeler, benimsedikleri küresel hakim otoriteyle uzlaşma ya da zıtlaşmama siyasetinin gereğini yerine getirirlerken mezhep farklılığının tuttukları denge siyasetinde çok önemli bir tarafı yoktur. Hatta bazıları laik bir rejime sahip oldukları için mezhepsel farkın devletler arası siyaseti etkileme olasılığı sıfıra yakındır. Öyle ki, Mut’a nikahı bir yana ne Sünni fıkhını ne Şii fıkhını hesaba alan, zinayı yasak olmaktan çıkarmış laik bir sistemde halklarının sünnete uygun cübbeli, sarıklı, sakallı ehl-i sünnet hocaları, ülkedeki ABD ve NATO üstlerine, üsleri korumak için yapılan patriot yığınağına, üslerden bölgede on yıllardır süren savaşlar boyunca, Müslüman kardeşlerinin tepesine bomba bırakan savaş uçaklarına, limanlardan işgalci İsrail’e giden gemilere, memleketin topraklarından işgale akıtılan Azerbaycan petrolüne, … ağızlarını açmazlar da işgalin altına sığındığı demir kubbeyi delik deşik ederek insanlığın vicdanına sekine serpen İran’ın Şiiliği üzerinden, tek vücut olmuş Müslümanların vicdanını parçalamaya çırpınırlar. 11 Eylül 2001’de başlatılan, Bush’un adını “Haçlı Seferi” diye ağzından kaçırdığı din savaşının idrakinde mi değillerdir, siyasal, askeri, ekonomik… iş birliği içinde oldukları gibi vicdani iş birliği içindeler de midir? Hz. peygamberin bireysel hayatı ilgilendiren sakal, cübbe, misvak sünnetlerini kılı kırk yararak anlatırlar, sünnet namazlara bin bir türlü nafile eklerler de Hz. Peygamberin zalimleri, kafirleri veli edinmemek siyretini, tağutu inkâr etme farzını ağızlarına almazlar. Sünni kılıklı medya ve dezenformasyon, Siyonistlerle aynı ağızı kullanır. Müslümanlar arasında siyasal çıkarlara dayalı bir vahdet düşüncesine bile tahammülü yoktur. Ehli kıble çatısı altında birleşse; tüm dünyayı Epsteinci çetenin şerrinden kurtarabilecek, zulmü ortadan kaldıracak Müslümanların vahdetine hizmet etmek şöyle dursun, çomak sokar, fitneyi körükler, bu halleri ile de kendilerini Allah rasulünün sünnetine göre yaşayan ehli sünnet diye tabir ederler. Hiçbir hukuki, ahlaki, vicdani kural tanımayan dünya Epstein çetesini füze atışına tutan Şii İslam Devletinde misvak kullanılır, cübbe giyilir mi, tuvalete hangi ayakla girilir bilmem ama “takiyyeci” bilinmesine rağmen ABD’ye on yıllardır “büyük şeytan” diye açıkça bağıra bağıra, peygamberin mescidini, Allah’ın mübarek kıldığı toprakları işgal eden zalimlerin ocağına ateş düşürerek peygamberin sünnetini ihya ettiği kesin. Şimdi soralım; siyaset fıkhı açısından bölgede kim Sünni? Hamas, Lübnan Hizbullah’ı, Yemen Cumhuriyeti, İran İslam Cumhuriyeti. Bu kadar!
Merhum Hamaney “İslami Birliği” adlı kitabında, ümmet coğrafyasının büyük kısmında, Allah’a iman edilirken, tağutu inkâr konusunda bilinç olmadığını vurguluyor. “Geçmiş geçmiştir” diyerek Ümmetin vahdetini salık veriyor. Müslümanların bir kısmının hürmet ettiği sahabe, Hz. Aişe gibi şahsiyetlere, diğerlerinin hakaret etmesinin haram olduğu fetvasını Şia’nın en yetkili ağızı olarak özellikle Şiilere hitap ettiği her ortamda dile getirdiği gibi kitabında da vurguluyor. Bölgenin ve Müslümanların selameti için elzem olsa da vahdetin bir maslahat icabı değil dini bir vecibe olarak gerekliliğine dikkat çekiyor. Siyonistler O’nu öldürmekle aslında vahdeti öldürmeyi kastetmişti. Çünkü O, hemen her konuşmasında olduğu gibi “İslam Birliği” adlı kitabında şöyle diyordu: “İslam İnkılabı Rehberi bendenizin arzusu şudur: hayatım da ölümüm de vahdet için olsun.”
Merhum Erbakan’ın “adil ve yeni bir dünya düzeni” vizyonu doğrultusunda, batı merkezli küresel ekonomik yapıya karşı bir alternatif oluşturmak üzere 1997 haziranında resmen kurulan bölgemizdeki 8 ülkenin ekonomik iş birliğine dayalı D 8’ler’in kurucu üyelerinden biri olan İran, bilim ve teknoloji alanındaki çalışmaları koordine ediyordu. Erbakan; İslam birliği çatısı altında İran’la çeşitli alanlarda iş birliğinde hiçbir sakınca görmemişti. Ancak birliğin kuruluşu şer odaklarını rahatsız etmekle kalmadı, Orta Doğu’yu kan gölüne çeviren savaşlar ve karışıklıklar silsilesinin fitilini ateşledi.
Tarihi Moğol istilası, ümmetin parçalı yapısından fırsat devşirerek bölgeyi talan etmiş, toparlanma iradesiyle de yenilgiye uğramıştı. Görünen o ki; siyasal Sünni kararlı İran’ın Orta Doğu’nun modern istilacılarını pes ettirmesi yakın. Bölgeden sürülmeleri için ise siyasal da olsa Sünni-Şii vahdetine ihtiyaç var.
Hilafet ilga edilmemiş ve Sünni Müslümanların kendilerini temsil edecek bir halifeleri olsa, bizim sünnet ehli cübbeli cübbesiz algı yöneticilerimize halkı maniple etme fırsatı doğmadan, Sünni halife ve Şii İmam ellerini birleştirip, dünya Epstein çetesinin suratına merhum Hamaney’in şu sözleriyle bir tokat aşketselerdi:
“Geçmiş geçmiştir. Allah geçmişlere rahmet etsin. Bizim onların yaptıklarıyla işimiz yok. Ne yapmışlarsa yapmışlar. Biz bugün kendi vazifemize bakalım”
Selam ile…