ABD’nin Venezuela yönetimine yönelik hamleleri, kamuoyuna “uyuşturucu”, “hukuk”, “suç” başlıkları altında sunuluyor. Ancak meseleye biraz daha yukarıdan bakan herkes bilir ki, büyük güçler hiçbir zaman yalnızca hukuki gerekçelerle hareket etmez: Hele konu, kendi etki alanından çıkmaya çalışan bir ülkeyse.
Venezuela yıllardır ABD hegemonyasına mesafeli, bağımsız bir siyasal çizgi izliyor. Enerji kaynaklarıyla kendi ayakları üzerinde durma iradesi gösteriyor. Daha da önemlisi, küresel güç dengelerinde kendisine biçilen rolü reddediyor. Asıl kırılma noktası da tam olarak burada başlıyor.
Bu tabloya bir de Venezuela’nın Filistin meselesindeki net duruşu eklenince, mesele sadece Latin Amerika sınırlarında kalan bir kriz olmaktan çıkıyor. Venezuela, Filistin’i devlet olarak tanıyan, İsrail’le ilişkilerini kesen ve bu tutumunu diplomatik nezaketin ötesinde açık bir siyasi tavır olarak ortaya koyan ülkelerden biri. Bu, günümüz dünyasında “tarafsız” bir tercih değildir. Bu, cephe seçmektir.
Bugün Filistin’i savunmak, sadece bir insan hakları söylemi değildir; mevcut dünya düzenine itirazdır. İsrail merkezli güvenlik ve siyaset mimarisine karşı duruştur. Ve bu duruş, Washington’dan bakıldığında yalnızca bir dış politika tercihi olarak değil, sistemin bütününe yönelmiş bir meydan okuma olarak okunur.
ABD’nin tarihine baktığımızda yöntem hep aynıdır:
Önce hedef ülke “problemli” ilan edilir.
Sonra hukuki dosyalar hazırlanır.
Ardından kamuoyu, müdahaleye psikolojik olarak alıştırılır.
Irak’ta kitle imha silahları vardı denildi, çıkmadı.
Libya’da siviller korunuyordu denildi, ülke dağıldı.
Afganistan’da demokrasi inşa ediliyordu denildi, geriye enkaz kaldı.
Bugün Venezuela için de benzer bir senaryo sahneleniyor. Ancak bu kez perde arkasında sadece petrol ya da iç siyaset yok. Bu kez mesele, kimin hangi dünya tasavvurunun yanında durduğuyla doğrudan ilgili.
Filistin’i tanımak; “ben sizin kurduğunuz düzende yokum” demektir.
İsrail’e mesafe koymak; “güçlünün hukukunu kabul etmiyorum” demektir.
Bağımsız bir dış politika izlemek ise, bedeli ne olursa olsun ayakta kalmayı göze almaktır.
Elbette hiçbir ülke yalnızca Filistin’i desteklediği için hedef alınmaz. Ancak Filistin’i destekleyen ülkelerin ortak bir özelliği vardır: Bağımsızdırlar, itiraz ederler ve hizaya girmeye yanaşmazlar.
Bugün Venezuela’ya bakarken asıl sorulması gereken soru şudur:
Gerçekten yargılanmak istenen şey suç mu, yoksa itaatsizlik mi?
Bu sorunun cevabı, sadece Venezuela’nın değil, Filistin’e açık destek veren herkesin geleceğiyle yakından ilgilidir.
Çünkü mesele bir ülke meselesi değil;
mesele, kimin diz çöktüğü, kimin ayakta kaldığı meselesidir.
Çünkü bugün dünyada yargılanan ülkeler değil, itaat etmeyen duruşlardır. Dosyalar, iddianameler ve manşetler bu gerçeği örtmek için kullanılır. Asıl suç, kural dışına çıkmak; asıl tehlike, safını açıkça belli etmektir. Venezuela’ya yönelen baskı da bize şunu söylüyor: Bu düzende ya yerin sana gösterilir ya da bedelin sana ödetilir. Ortası yoktur. Ve tarih gösteriyor ki, bedel ödeyenler kaybetmez; sadece kim olduklarını herkese hatırlatır.