Dil...

Abone Ol

Dil olmasa, ağız neredeyse sadece beslenmeyle ilgili bir organ halini alır. Ağız içindeki bu kaslı doku herhangi bir organımızdan daha fazla anlam ifade eder, çünkü insanoğlunun ifade yeteneği onunla gerçekleşir. Bu yetenektir ki bize canlılar dünyasında bambaşka bir konum kazandırır; “hayvan-ı nâtık” olmamız sayesinde doğar bu gün medeniyet dediğimiz her şey. 

***

Dil, kontrolü zor bir organdır. Dilin tutulur, ne kadar istesen de konuşamazsın. Lal ü ebkem olmuşsundur. Bazen de dilini tutamazsın: Yeri gelmiş, duygu ve düşüncelerini olanca açıklığı ile ortaya koymuşsundur. Biz, açıklığı pek sevmeyiz. Agorafobi diye bir hastalıktan bahseder ruhbilim uzmanları... Ondan mı var acaba çoğumuzda. Bu nedenle evirir çevirir, hatta zaman zaman geveleriz lafımızı.

Kuşkusuz "dilin kemiği yoktur", ama bu onunla aklımıza her geleni uluorta ifade etme hakkını vermez. Mârifet, dille başı kestiren değil, savaşları kesen, “ağulu aşı bal eden” sözler söyleyebilmektir. Yoksa ha bire "dilim, senden çektiğim zulüm" diye feveran etmek işten bile değil. Oysa zulmü davet eden dil değil, “ben”liğindir. “Ağız içindeki kaslı dokudan oluşan organ” “sen”in istemediğin neyi söyleyebilir ki?

***

Filozof Wittgenstein'ın "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır" sözü, her fırsatta felsefeye kökten karşı olduklarını beyan eden, “dil”in anlamını bilmeyen, dolayısıyla da bir “dünya”sı da olmayanlar tarafından olur olmaz yerlerde kullanarak tüketildi.

Sıradan anlamlarını kast ederek söylersek, “dil”i 350 kelimeyi, “dünya”sı taş çatlasa ailelerinin ya da mensup oldukları siyasî veya dinî grupların çıkarlarının dışına çıkamayacak “tip”lerin bu sözü sağa sola yazması, "sosyal medya"da zırt pırt paylaşması olsa olsa ülkemizde fikir fukaralığının artmasına neden olmuştur herhalde.   

***

"Dil bayrağı"nın kelimelerden çok seslerden ve imlâdan oluştuğunu bilmeyenler alfabe değişikliği ile birlikte Türkçe'nin en özgün seslerinin kayıplara karışmasına ses dahi çıkarmadılar. Alfabe değişikliğine karşı çıkanlar ise, yeniklik psikolojisinden olsa gerek, Osmanlı döneminde bu konuda yapılan çalışmaları da, o yıllarda bütün “Türk Dünyası”nda gerçekleşen Latin alfabesine geçiş sürecini de görmezden gelip bunu Türkiye Cumhuriyeti'ne özgü bir tür hainlik ilân ettiler. “Dil yâresi”nden dem vuran dostlar bunu da yazınlar “yâre”ler listesine lütfen.

***

“Dil”den söz açıldığında dönüp dolaşıp “dilimizi yabancı kelimelerin istila ettiği” noktasına geliriz. İlginçtir, herkesin “yabancı”sı farklıdır. Kimine göre “Cafe My Rose” yabancıdır, kimine göre “Suhulet Kıraathanesi”, kimine göre de her ikisi. Naçizâne görüşüm, kelimelerin kuşkusuz önemli olduğu ama o kelimelerle kast edilenlerin, yani anlamın daha da önemli olduğudur.

Kelimeleriniz aynı kalır, ancak onların içini dolduran anlam değişir. Kendi medeniyetinize, kendi inanç ve ilişkiler dünyanıza ait anlamlar yerini size dışarıdan sinsice empoze edilen başka bir inanç ve ilişkiler dünyasına ait anlamlara bırakır.

Muhatabınız sûreta aynı şeyleri söyler. Hatta öncekinden daha yerli, öncekinden daha sizden şeyler söylediğini zannedersiniz, oysa anlam ele geçirildiği zaman kelimelerin önemi neredeyse hiç seviyesine inmiştir.

Bu, kalenin aynı kale, ancak içerideki ordunun farklı bir ordu olmasına benzer. Ordu sizin ordunuz olmadıktan sonra kalenin sizin inşa ettiğiniz kale olmasının hiçbir anlamı yoktur.

***

Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. (Mevlana)