TARİHİ KAYITLARDA YOZLAŞMANIN VE KORKUNUN ADI: YENİÇERİ
Konya Aydınlar Ocağı tarafından geleneksel olarak düzenlenen Selçuklu Salı Sohbetleri, bu hafta oldukça çarpıcı bir konuyu gündeme taşıdı. Programda, varlığı tam iki asır önce 15 Haziran 1826 tarihinde sonlandırılan Yeniçeri Ocağı’nın kuralsız yapısı ele alındı. Konevi derneği salonunda gerçekleştirilen etkinliğin açılış konuşmasını yapan Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü, ocağın son dönemlerinde yaşanan yozlaşmanın boyutlarına dikkat çekti. Dr. Güçlü, Yeniçeri Ocağı'nın kapatılmasının halk nezdinde büyük bir rahatlama ve memnuniyetle karşılandığını ifade etti. Tarih kayıtlarında o dönem İstanbul'unda "melek girmez sokak" olarak tabir edilen, değil ailelerin, genç delikanlıların bile güvenlik endişesiyle geçemediği tehlikeli sokakların oluştuğunu belirten Güçlü, yeniçerilerin artık devletin ve milletin başına musallat olmuş devasa bir problem haline geldiğini vurguladı.
Kürsüye gelerek ocağın işleyişi ve çöküş sürecine dair detaylı bir sunum yapan Prof. Dr. Alaattin Aköz ise yeniçerilerin sadece cephede savaşan askerler olmadığını, barış dönemlerinde de kent yaşamında kritik roller üstlendiğini anlattı. İstanbul başta olmak üzere konuşlu bulundukları bölgelerde asayişi sağlamakla yükümlü olan bu askerlerin, muhafızlık hizmetlerinin yanı sıra şehirde çıkan yangınlarda itfaiye görevi gördüğünü de belirten Prof. Dr. Aköz, karakolların idaresi ile kale kapılarının açılıp kapanması gibi stratejik kent hizmetlerinin de yeniçeriler eliyle yürütüldüğünü ifade etti.

SAVAŞ MEYDANINDAN KAÇAN ORDUNUN MALİ YÜKÜ OSMANLI'YI SARSTI
Ocağa kabul edilen her askerin isim ve fiziksel özelliklerinin kütük defterine titizlikle işlendiğini ve kendilerine düzenli olarak "ulûfe" adı verilen maaş bağlandığını dile getiren Prof. Dr. Alaattin Aköz, 1560 yılından itibaren askeri yapının İstanbul dışına da yayılarak taşra garnizonları kurduğunu aktardı. Taşradaki askeri birliklerin temel misyonunun devlet büyüklerinin ikamet ettiği saray ve kaleleri korumak, padişaha sadakatle hizmet etmek olduğunu belirten Aköz, merkezi otoritenin güçlü olduğu dönemlerde sistemin ufak pürüzlere rağmen başarıyla işlediğini, hatta 17. yüzyılda Anadolu'yu kasıp kavuran Celalî isyanlarının bastırılmasında bu gücün etkin şekilde kullanıldığını ifade etti. Yeniçerilerin dini yapısına da değinen Aköz, askeri sınıfın Bektaşi tarikatına sıkı sıkıya bağlı olduğunu ancak mezhepsel olarak Hanefi fıkhını benimsediklerini söyledi. Ocağın 94. Cemaat Ortası'nda Hacı Bektaş vekili bir Bektaşi babasının sürekli bulunduğunu kaydeden Aköz, Hacı Bektaş türbesindeki şeyh vefat ettiğinde yerine gelecek kişinin önce İstanbul'da ağırlanıp yeniçeri ağası tarafından tacının, sadrazam tarafından ise feracesinin giydirildiğini, bu bağ nedeniyle ocağa zamanla "Bektaşi Ocağı" da denildiğini belirtti.
Askeri disiplinin bozulma sürecinin 16. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle 3. Murat döneminde başladığını belirten Prof. Dr. Alaattin Aköz, kırılma noktasını şu çarpıcı örnekle açıkladı: Şehzade Mehmet'in ihtişamlı sünnet düğününde padişahı eğlendiren cambaz, hokkabaz ve şovmenlerin ödül olarak ocağa girme talepleri kabul edilmiş, askeri eğitimle uzaktan yakından ilgisi olmayan bu kişiler usulsüzce orduya dahil edilmiştir. Bu adımdan sonra mesleği askerlik olmayan hamallar, kayıkçılar, tellallar, kahveciler ve esnaflar ocağı doldurmuştur. Bekarlık kuralı çiğnenerek evlilikler başlamış, askeri nizam yok edilmiştir. Daha da önemlisi, orduyla bağı olmayan kişilerin rüşvet ve iltimasla "Esâme" adı verilen maaş defterlerine adını yazdırarak devletten haksız yere ulufe alması, Osmanlı maliyesi üzerinde onarılamaz bir ekonomik çöküntü yaratmıştır. Zamanla top ve humbara sesinden ürken, barut kokusundan kaçan ve düşman saldırısı karşısında sağa sola savuşan bu disiplinsiz kitle, 1768 Osmanlı-Rus Savaşı'nda alınan ağır mağlubiyetle yetersizliğini tescillemiştir. Devletin resmi belgelerine "düşman yüzü görmeden firar eden utanmazlar topluluğu" olarak geçen bu yapı, kazanılmak üzere olan savaşlarda bile padişahın taarruz emrine karşı "yorulduk" diyerek siperden çıkmayı reddetmiştir.
KANLI AYAKLANMALAR VE ZORBA SİSTEM: "DARBE BİR YENİÇERİ GELENEĞİDİR"
Askeri başarısızlıkların yanı sıra yeniçerilerin sivil halk üzerinde kurduğu zorbalık ve baskı rejiminin mahkeme kayıtlarına yansıyan boyutlarını anlatan Prof. Dr. Alaattin Aköz, çarşı pazar esnafını haraca bağlayan bu güruhun iç güvenliği tehdit eden bir terör odağı haline geldiğini ifade etti. Konya'da yaşanan tarihi bir olayı örnek gösteren Aköz, bir pazar günü ayin esnasında kiliseyi basan yeniçerilerin "Bize neden şarap vermiyorsunuz" diyerek kan döktüğünü, gayrimüslim halkın mahkemedeki ifadelerinde "Hava kararınca yeniçeriler evimizi basıp kızlarımızı kaçırmak istediği için evlatlarımızı akşamları güvenilir Müslüman komşularımıza emanet ediyoruz" dediklerini aktardı. Devlet belgelerinde "yoksul ve zayıf halkı taciz eden eşkıya topluluğu" olarak nitelendirilen ocağın kaldırılması, bu yüzden tarihe "vak'a-yı hayriyye" yani hayırlı olay olarak geçmiştir.
Türk tarihçiliğinde askeri müdahalelerin kökenine inen Prof. Dr. Alaattin Aköz, darbe konseptinin net bir yeniçeri geleneği olduğunu vurgulayarak tarihten kanlı kesitler sundu: 1446 yılında yaşanan Buçuktepe Vak'ası, düşük ayarlı para basımı nedeniyle Edirne'de çarşı yangınını fırsat bilen askerlerin çıkardığı ilk yeniçeri isyanıdır. Fatih Sultan Mehmet’in vefat ettiği 4 Mayıs 1481'de sadrazam Karamani Mehmed Paşa’yı katledip başını mızrağa geçirenler de, 24 Nisan 1512'de 2. Bayezid’i tahttan indirip yerine Yavuz Sultan Selim'i geçirenler de onlardır. 18 Mayıs 1622'de ise tarihin en korkunç faciası yaşanmış; devlet adamlarını katleden isyancılar, Sultan Genç Osman’ı tahttan indirerek Yedikule zindanlarında boğarak şehit etmişlerdir. Benzer şekilde 8 Ağustos 1648'de ulema ile iş birliği yapan ocak ağaları, Sultan İbrahim'i tahttan indirip 7 yaşındaki 4. Mehmed'i tahta geçirmiş, devrik padişahı on gün sonra boğdurmuşlardır. 1821 Mora Rum İsyanı'nda hiçbir askeri varlık gösteremeyen yeniçerilerin karşısında, Mısır'dan gelen batı tarzı disiplinli İbrahim Paşa kuvvetlerinin isyanı bastırması, orduda köklü bir modernleşmenin kaçınılmaz olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
15 HAZİRAN 1826: ETMEYDANI’NDA PATLAYAN İSYAN VE KANLI TASFİYE
Sultan 2. Mahmut'un batı standartlarında modern bir ordu kurma girişimi karşısında yeniçerilerin her zaman olduğu gibi "din elden gidiyor" argümanına sığındığını belirten Prof. Dr. Alaattin Aköz, ocağın son günlerini şu sözlerle özetledi: 25 Mayıs 1826'da Şeyhülislam Kadızâde Tahir Efendi’nin konağında devlet ricali, ulema ve ocak temsilcilerinin katılımıyla yapılan büyük mecliste, yeniçeri yapısına dokunulmadan sadece onlardan devşirilecek "Eşkinci Ocağı" adında modern bir eğitim tümeninin kurulması kararlaştırılmıştı. Ancak statükolarını kaybetmekten korkan yeniçeriler sözlerinde durmayarak, talimlerin başlamasından sadece üç gün sonra, 15 Haziran 1826'da kazan kaldırıp isyana giriştiler.
14 Haziran akşamından itibaren Etmeydanı'nda toplanmaya başlayan isyancılar, gece yarısından sonra ezani saatle 5.00 sularında Süleymaniye'deki Ağa Konağı'nı basarak yağmaladılar. Sadrazam Benderli Selim Paşa’ya "Biz modern talim istemiyoruz, bizim usulümüz testiye kurşun atmak, keçeye kılıç çalmaktır" mesajı gönderen asilere karşı devlet kararlı duruşunu bozmadı. 15 Haziran günü yeniçeri kışlaları topçu birlikleri tarafından muhasara altına alınarak yerle bir edildi. İsyanı takip eden altı haftalık süre zarfında gerçekleştirilen yoğun idam ve sürgün dalgasıyla İstanbul'un nüfusu yaklaşık 30 bin kişi azaldı. Ocağın resmen ilga edildiğini duyuran ve Beylikçi Pertev Paşa tarafından kaleme alınan emr-i âli sureti 17 Haziran 1826'da tüm eyaletlere gönderildi. Bu tarihi kararname, Vakanüvis Esat Efendi tarafından Sultan Ahmet Camii minberinden halka okunarak Yeniçeri Ocağı’nın asırlık hükmüne son noktayı koydu.




