Arkadaşım yol boyu Bunları da yazın diyordu. Elektrik çok pahalı, ulaşım çok pahalı, akaryakıt, mazot, benzin, doğalgaz çok pahalı, vatandaş perişan, yiyecek içecek her şey çok pahalı diye adeta feryat ediyordu.
Şu topluma bak kardeşim, şu yozlaşmaya bak, şu kokuşmaya bak, şu dünyevîleşmeye bak, şu sokaklara, şu meydanlara bak, herkes borç içinde diye sesini yükselttikçe yükseltiyordu.
Sanki ülkeyi ben yönetiyordum. Üç beş yazı yazdım diye her şeyi ben biliyordum gibi bana yükleniyordu.
Haklı olmasına haklıydı ama benden alacağı yoktu. Ben de kendimi kurtarmak için ülkenin içindeki israftan, tembellikten, gösteriş hastalığımızdan, ruhsuz yapılaşmadan, çalışmadan köşeyi dönme merakımızdan örnekler verdim.
En fakirimizin elindeki pahalı cep telefonlarından, kılık ve kıyafetimizdeki lüks ve gösterişten, her evin önündeki en az iki arabadan, kredi kartı borçlarından, içi ve dışı dolu kahvehanelerden, cafe ve internet cafelerden söz ettim.
Tencere kapak misalî, hepimiz sorumluyuz, hepimiz suçluyuz demeye getirdim. Tartışmayı tamam, yazacağım diyerek sonlandırdım.
İşte ey arkadaşım, söylediklerini, söylediklerimizi her zaman olduğu gibi tekrar yazıyorum. Hem de fazlasıyla.
Evet, çok haklısın. Elektrik çok pahalı, doğalgaz çok pahalı, mazot, benzin akaryakıt, gaz çok pahalı, yiyecek içecek, kiralar çok pahalı, giyecek, kılık kıyafet her şey çok pahalı, vatandaş perişan, vatandaş zor sabrediyor, aile yuvaları yıkılıyor, Devlet nerede? Yetkililer nerede?
Eğitim sistemi SOS veriyor. Adalet öyle. Kalkınma ağır faiz ve yükselen Dolar'ın baskısı altında. Siyaset tıkanmış, huzur kaçmış. Oyun içinde oyunlar.
İçinde yaşadığımız şehrin ruhu kaybolmuş. Her taraf pislik içinde, yürüyecek yol bulamıyorsunuz. Dostluk, komşuluk hak getire.
Bakalım kim okur, kim anlar, kimler şikâyetlerimize kulak verip, bir çözüm üretir?
KAHVALTI
Telefonuma gelen mesaj sabahın altısında ÖĞ-DER Konya Şubesi tarafından, Gençlik Dershanesi'nde yapılacak kahvaltılı toplantıya davet ediyordu.
Davete icabet gerekir diyerek bisikletime atlayıp, Kurtuluş mahallesindeki evimden, sabah namazı sonrası Gençlik Dershanesine gittim. Kapı kapalı ve kimseler yoktu. Üşümüştüm ve canım sıkılmıştı.
Öğ-Der Konya Şube Başkanı Yavuz Aydın'ı aradım. Hocam neredesiniz, kimseler yok? diye sordum. O da Kahvaltının saat 6.00'da değil, 7.30'da olduğunu, düzeltme gelip gelmediğini sordu. Bende gelmediğini söyleyerek kahvaltı saatine kadar Dershane çevresinde dolaşmaya başladım.
Sabahın seher vaktinde önce Arapoğlu Makası, şimdiki adıyla Dershaneler Sokağı, sonra Zafer Meydanı, daha sonra da Alaattin Tepesi etrafını uzaktan izledim.
Alaattin'in etrafı adeta tel örgülerle çevrilmiş, tepenin etrafı boydan boya tramvay hattı için kazılmıştı. Hendek Harbi'ni hatırlatan bir görüntü, rengârenk açan laleler uzaktan bir mahkum gibiydi.
Konya'nın içinde aylarca süren ve bir türlü bitirilemeyen yol çalışmaları, özellikle akşam saatlerinde felç olan trafik, tıkanan trafik gözümün önünde canlandı.
Ayak bastığım her yer pislik içindeydi. Kimse işyerinin önünü temizlemiyordu. Atık kağıtlar, kartonlar, içi çöp dolu poşetler, şişeler, pet bardaklar Belediye Temizlik ekipleri tarafından halâ alınmamıştı.
Anlaşılan Belediye yorgundu ve henüz uyanmamıştı.
TÜKÜREN ADAM
Yoldan işine doğru giden elli altmış yanlarında bir adam, karşımdan geçerken boğazını temizledikten sonra ansızın balgamını yola fırlattı.
Neden öyle yaptın, neden yere tükürdün, balgamını yere attın diye sordum?
Kızdığımı anlayan adam, hiçbir şey demeden duymamış gibi asık suratla yoluna devam etti.
Bu güzel şehrin niçin kirlendiğini bir kere daha anladım. Üzüldüm.
SELÂM, TEŞEKKÜR
Kahvaltı saatine daha vardı. Dolaşmaya devam ettim. Tek tük insanlar işine gücüne gitmeye devam ediyordu. Bir ara yanımdan elindeki ekmek dolu poşetle bir adam geçti. Selam verir diye bekledim, vermedi.
Niçin selam vermedin? Dedim. Yüzüme bön ve şaşkın bir şekilde baktı.Bana, nerelisin? diye sordu. Ben de O'na Sen nerelisin? diye sordum.
Ben buralı değilim ki dedi. Seni tanımıyorum dedi. Ben de,
İyi ya işte, selâm versen tanışmış oluruz, bak aynı dili konuşuyoruz, selâm versen ne güzel olmaz mı? dedim.
Selâmsız adam, hiçbir şey demeden yoluna devam etti.
Birbirini tanımayan, selâm vermeyen, birbiriyle konuşmayan, konuşmak istemeyen bir toplum olmuştuk. Yine üzüldüm.
Kahvaltı yapacağım Gençlik Dershanesi'ne doğru yöneldim.
Saat 7.30'u geçmiş, misafirler yerini almıştı, Millî İttifak Konya Milletvekili adayı, Saadet Parti'li Tacettin Çetinkaya, Osman Akgün, Muharrem Turşucu, Kasım Yazıcı gibi ÖĞ-DER üyesi öğretmenlerle birlikte güzel bir kahvaltı yaptık.
Somunlar sıcaktı, muhabbet sıcaktı. Millî İttifak'ın hedefi de öncelikle barajı aşmaktı. Bir de şu zaman konusuna dikkat etseler ne iyi olacaktı. Yine de Yavuz Aydın hocama teşekkür edip ayrıldım.
DOLARI OLAN
Gazetemiz manşetten Doları Olan Yaşadı demiş.
Bana hiç de inandırıcı gelmedi. Mezarlıklarda o kadar çok yatan var ki. Çoğunu ne doları, ne altını, ne atı, ne yatı ne de katı ölmekten kurtaramadı.
Şimdi hepsi o büyük Hesap Günü'nü bekliyor.
GÜNÜN SÖZÜ
YÜKSEKLİĞİ İSTEDİM, ONU ALÇAKGÖNÜLLÜLÜKTE BULDUM. Hz. Ali (r.a)