Tarih bazen zaferleri anlatır, bazen kahramanlıkları… Ama bazı sayfalar vardır ki insanın yüreğini sızlatır. Çünkü o sayfalarda savaşların en masum kurbanları vardır: çocuklar. Oysa bir çocuğun yeri savaş meydanı değil, oyun bahçesidir. Bir çocuğun elinde silah değil, oyuncak olmalıdır. Bir çocuğun yüzünde korku değil, gülümseme yakışır.
Çanakkale Savaşı (1915) bu milletin destanıdır. Ama aynı zamanda bir hüzündür. Çünkü cepheye koşanların çoğu daha bıyığı terlememiş gençlerdi. Kimisi lise sıralarından kalkıp cepheye gitti. Bir nesil adeta vatan için toprağa düştü. İngiltere’nin savaş yıllarındaki liderlerinden Winston Churchill’in, “Çanakkale’de Osmanlı’nın çiçeklerini kopardık.” dediği rivayet edilir. Evet, bir milletin en güzel evlatları o topraklarda şehit oldu. Ama o “çiçekler”, vatanın bağımsızlığı için açan şeref çiçekleriydi.
Aradan yıllar geçti, fakat savaşların acısı bitmedi. II. Dünya Savaşı (1939–1945) insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden biri oldu. Şehirler bombalandı, toplama kampları kuruldu. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. Bu ölümler arasında nice çocuk vardı. Oyuncakları yarım kaldı, hayalleri yarım kaldı.
1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları ise insanlığın vicdanında kapanmayan bir yara olarak kaldı. Bir anda gökyüzü ateşe döndü. Evler yıkıldı, şehirler kül oldu. O gün on binlerce insanla birlikte sayısız çocuk da hayatını kaybetti.
Sonra Vietnam Savaşı (1955–1975) geldi. Bombalar, napalm ateşleri ve kimyasal maddeler sadece askerleri değil, masum sivilleri de vurdu. Köyler yandı, çocuklar ağır yaralar aldı. Savaşın izleri yıllarca insanların bedeninde ve ruhunda kaldı.
1988 yılında Halepçe’de insanlık bir kez daha utandı. Kimyasal gazlar bir şehrin üzerine bırakıldı. Sokaklarda anneler, babalar ve çocuklar birlikte can verdi. Dünya bu manzarayı gördü ama o acının kokusu hâlâ hafızalardan silinmedi.
1995’te Bosna’nın Srebrenitsa şehrinde yaşanan katliam da unutulacak gibi değildir. Binlerce insan katledildi. O insanların arasında çocuklar da vardı. Avrupa’nın ortasında yaşanan bu vahşet, insanlığın vicdanına ağır bir yük bıraktı.
Bugün ise Gazze’de ve Filistin’de, Suriye’de, İran’da savaşların gölgesinde büyüyen çocuklar var. Bombaların sesiyle uyanan, evini barkını kaybeden, annesiz babasız kalan çocuklar… Oysa hiçbir çocuk böyle bir kaderi hak etmez.
Bizim inancımızda çocuk bambaşka bir değere sahiptir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir gün namaz kılarken torunları Hasan ve Hüseyin omzuna çıkmıştı. Sahabeler bunu görünce şaşırmıştı. Fakat Efendimiz secdeden hemen kalkmamış, torunları inene kadar secdeyi uzatmıştı. Çünkü onların gönlü kırılmasın istemişti. İşte bizim medeniyetimiz çocuklara böyle bakar. Bir çocuğun kalbini incitmemeyi ibadet kadar önemli görür.
Dünyanın neresinde olursa olsun bir çocuk ağlıyorsa, aslında bütün insanlık ağlıyordur. Bir çocuk ölüyorsa, insanlığın vicdanı yaralanıyordur.
Unutulmamalıdır ki, çocuklar geleceğin umududur. Bir milletin yarını, çocuklarının gülüşünde saklıdır. Bu yüzden insanlığın en büyük duası aslında çok basittir:
Çocuklar ölmesin. İnşallah