Çalmayan Ziller ve Işıklı Ekranlar: Yeni Neslin "Sessiz" Bayram Hafızası

Abone Ol

Bizim kuşağın bayram hafızası oldukça gürültülü ve kokuludur. Sabahın erken saatlerinde mutfaktan gelen kokular, yeni alınan ayakkabının heyecanıyla yataktan kalkarken yaşanan mutluluk, apartman merdivenlerinde yankılanan rugan ayakkabı sesleri... Kapı zillerinin susmadığı, "kim geldi" heyecanıyla koridora koşulduğu, büyüklerin elini öpüp aldığın harçlığın zafer sayıldığı o telaşlı, yorucu ama dopdolu günler...

Peki, bugün dönüp baktığımızda, kendi çocuklarımızın zihnine nasıl bir bayram "kaydediyoruz"? Bir anlığına yetişkin halimizi, o bitmek bilmeyen telaşımızı bir kenara bırakalım ve dünyayı evdeki o küçük adımların, salonun ortasında dolanan iki yaşındaki bir çocuğun göz hizasından izleyelim. Henüz boyu sehpalara yeni yeten o küçük insan, bizim ona sunduğumuz bu "modern" bayram sahnesinde ne görüyor?

Öncelikle, yerini tatil planlarına ya da "görüntülü aramalara" bırakan o iptal edilmiş bayram ziyaretleri... Eskiden sabahın erken saatlerinde yola düşülür, büyüklerin evine ulaşmak için tatlı bir telaş yaşanırdı. Kapı kapı dolaşmaktan yorulmak, o geniş aile sofralarının şamatasına karışmak bayramın ta kendisiydi. Şimdi ise evdeki o küçük çocuk, bayramın sevdiklerine "koşarak gitmek" değil; "Aman şimdi yola kim çıkacak, toplu bir mesaj atarız geçer" denilerek atlatılmaya çalışılan bir "yük" olduğunu izliyor. Büyüklerin yolları gözlediği o eski evlerin koltukları boş kalırken; biz çocuklarımıza bayramın insana dokunan bir coşku değil, pijamalarla kanepede uzanıp ekrandan görev savılan sıradan bir tatil rutini olduğunu öğretiyoruz. Giyilmek için can atılan o bayramlık ayakkabıların heyecanı, yerini evden dışarı bile çıkılmayan tembel bir mesajlaşma mesaisine bıraktı.

Dahası, o zar zor yapılan, adeta bir lütuf gibi gerçekleştirilen nadir ziyaretlerde de asıl büyük hırsızlık yaşanıyor. Zar zor bir araya gelinen, yılda birkaç kez kurulan o büyük bayram çemberlerinde bile görünmez bir duvar var artık; telefonlar. Ziyaretler fiziksel olarak gerçekleşiyor belki, bedenler o koltuklarda oturuyor ama zihinler çoktan başka yerlere göç etmiş durumda. O küçük çocuk, başını kaldırıp amcasına, teyzesine, dedesine, hatta kendi anne babasına baktığında onunla göz teması kuran, ona o anın coşkusunu hissettiren yüzler görmüyor. Aşağıdan yukarıya baktığında gördüğü tek şey; yüzlerine ekranların o soğuk, mavi ışığı vuran, parmakları mekanik bir şekilde aşağı kayan, bedenen orada ama ruhen tamamen "offline" olmuş yetişkinler sürüsü.

İnsan hafızası, özellikle de erken çocukluk dönemindeki hafıza, alınan pahalı bayramlıkları ya da marka ayakkabıları kaydetmez. Hafıza; duyguyu, atmosferi ve dikkati kaydeder. Bir çocuğun zihni, "Bana ne kadar değer verildi, o odadaki enerji nasıldı, bana kim gerçekten baktı?" sorularının cevaplarıyla şekillenir. Bizler, "Sıkılmasın" diye eline tablet tutuşturduğumuz, ya da kendi telefonumuza dalıp "Şimdi meşgulüm" sinyali verdiğimiz çocuklarımızın elinden aslında en temel bayram geleneğini çalıyoruz: Sahiden bir arada olmanın sıcaklığını ve o eşsiz aidiyet hissini.

Gelenekler dönüşür, buna şüphe yok. Elbette eski bayramların o nostaljik, biraz da yorucu kalabalıklarını birebir kopyalamak zorunda değiliz. Ama "gelenek" dediğimiz şey sadece mendil içine koyulan harçlık demek değildir; gelenek, insani bağın ta kendisidir. Bugün çocuklarımıza bıraktığımız miras; ekranlar arası kısa bir "bayram mesajı" molası, çalmayan kapılar, ve en yakınlarının bile gözlerinin içine bakmak yerine bir cam parçasına baktığı o soğuk sessizlikse... Yarın, "Bu çocuklar neden bayramları sevmiyor, neden odalarından çıkmıyorlar?" diye sormaya hakkımız olmayacak. Çünkü onlara sevecekleri, aidiyet hissedecekleri, kokusunu ve sesini özleyecekleri bir hatıra bırakmadık.

Bu bayram, çocuklarımızın hatırına bir şey yapalım. O telefonları biraz cebimizde bırakalım. Kapımızı belki bir komşuya açalım. Ekranın o sahte ışığıyla değil, gerçekten birbirimizin gözünün içine bakarak bayramlaşalım. Çünkü çocukluk, bizim sandığımızdan çok daha hızlı geçer ve geriye sadece, o salonda onlara nasıl baktığımızın, daha doğrusu bakmadığımızın tortusu kalır.