Tasarımcı Talha Akçay, Mevlana’nın Mesnevî’deki derin felsefesini modern grafik tasarımın sınırlarına taşıyarak uluslararası arenada dikkat çeken bir projeye imza attı. Akçay, Hz. Mevlana’nın “Dil nazargâh-ı Celîl-i Ekber est” (Gönül, yüce ve büyük olan Allah’ın tecelli ettiği, baktığı yerdir) beyitini çağdaş tipografi diliyle yeniden yorumladı. Küresel tüketim ve reklamcılığın merkezlerinden biri olan İngiltere’de sergilenen bu çalışma, modern dünyanın hız ve yüzeyselliğine karşı sanatsal bir duruş sergiliyor. Araştırmacı Yazar Alaaddin Aladağ, Tasarımcı Talha Akçay ile Mevlana’nın beytini çağdaş tipografi diliyle yeniden yorumlamak üzerine konuştu.
Talha Akçay kimdir? Hayat Hikâyenizden biraz bahsedebilir misiniz?
Talha Akçay, tipografiyi yalnızca görsel bir düzenleme pratiği olarak değil düşüncenin maddi bir yüzeyde inşa edildiği kavramsal bir alan olarak ele alan bir grafik tasarımcıdır. Tasarım sürecim erken dönemlerden itibaren yazının kültürel taşıyıcılığına duyduğum ilgiyle şekillendi. Harf formunun yalnızca bir iletişim birimi değil aynı zamanda bir medeniyet birikiminin izini taşıyan yapısal bir unsur olduğunu fark ettiğim andan itibaren tipografi benim için estetik bir tercih olmaktan çıktı, düşünsel bir araştırma sahasına dönüştü.
Akademik eğitimim süresince tasarımın yalnızca biçim üretmekle sınırlı olmadığını aksine kültürel, felsefi ve sosyolojik bağlamlar içinde anlam kazandığını daha net biçimde kavradım. Bu nedenle üretimlerimde biçim ile içerik arasında bilinçli bir gerilim kurmaya çalışıyorum. Benim için tasarım geçmiş ile bugün arasında kurulan statik bir köprü değil, kültürel hafızanın çağdaş bir dil aracılığıyla yeniden yorumlandığı dinamik bir süreçtir.
Mevlana’nın bir beytini çağdaş tipografi diliyle yeniden yorumlamak fikri nasıl ortaya çıktı? Sizi bu metne yönelten duygu neydi?
Bu çalışmanın çıkış noktası, Mevlana'nın Mesnevî'de dile getirdiği “Dil nazargâh-ı Celîl-i Ekber est” anlayışıdır. Gönlü ilahî tecellinin mekânı olarak tanımlayan bu yaklaşım yalnızca tasavvuf düşüncesinin değil insanın iç dünyasına ilişkin evrensel bir kavrayışın da ifadesidir. Beni bu metne yönelten temel unsur günümüz görsel kültüründe giderek görünmez hâle gelen içsel derinlik fikrini çağdaş bir tasarım dili aracılığıyla yeniden düşünme isteğiydi. Bu söylem, tarihsel bir metin olmasının ötesinde insanın manevi ve etik boyutuna işaret eden güçlü bir düşünsel öneri sunuyor. Tasarım süreci boyunca amacım bu öneriyi tipografinin imkânları aracılığıyla güncel bir deneyime dönüştürmekti. Bu doğrultuda çalışma, bugünün insanına yöneltilmiş bir düşünme daveti niteliği kazandı.
Mevlana’nın sözleri yüzyıllardır farklı sanat disiplinlerinde yeniden üretiliyor. Sizce tipografi, bu sözleri günümüz görsel kültüründe yeniden görünür kılmak için nasıl bir alan açıyor?
Tipografi yalnızca metni okunabilir kılan bir araç değildir; düşünceyi biçim aracılığıyla yeniden kuran bir sistemdir. Özellikle günümüz görsel kültüründe bilgi büyük ölçüde hız ve yüzeysellik üzerinden dolaşıma girerken tipografi metnin yeniden deneyimlenmesine olanak tanır. Bu nedenle tarihsel ve kültürel içerikli metinler tipografik müdahaleler aracılığıyla çağdaş bağlamlarda yeni anlam katmanları kazanabilir. Tipografi burada bir aktarım aracı olmaktan çıkarak metnin ikinci sesi hâline geliyor. Harf formu, ritim, boşluk ve kompozisyon düzeni; metnin ifade ettiği düşünceyi yeniden yorumlayan aktif unsurlar hâline geliyor. Böylece yüzyıllar önce söylenmiş bir söz günümüz izleyicisiyle yeni bir ilişki kurabiliyor.
Bu projede metni yalnızca okunacak bir içerik değil, hissedilecek bir yapı hâline getiriyorsunuz. Harflerin duygusal etkisini nasıl kurguladınız?
Bu projede temel yaklaşımım harfleri dilsel birim olmanın ötesinde duygusal ve mekânsal unsurlar olarak ele almaktı. Çünkü bazı düşünceler yalnızca okunarak değil, deneyimlenerek kavranabilir. Mevlana'nın gönül merkezli yaklaşımı da böyle bir alan açıyor. Tipografik yapıyı oluştururken ritim duygusuna özellikle önem verdim. Harflerin tekrarları, boşlukların dağılımı ve formun yüzey üzerindeki hareketi kalbin atışını çağrıştıran bir süreklilik üretmeye çalıştı. Böylece izleyici yalnızca bir cümleyle karşılaşmıyor; aynı zamanda belirli bir duygu atmosferinin içine davet ediliyor. Bu nedenle çalışma metni açıklamak yerine onunla birlikte hissedilen bir alan oluşturmaya yöneldi.
Posterinizde geleneksel İslam yazı estetiği ile çağdaş grafik tasarım dili arasında güçlü bir geçiş hissediliyor. Bu iki dünyayı bir araya getirirken nasıl bir tasarım yaklaşımı benimsediniz?
Bu projede doğrudan tarihsel biçimleri yeniden üretmek yerine, onların arkasındaki düşünsel disiplini çağdaş tipografik yapı içinde yeniden yorumlamaya çalıştım. Geleneksel İslam yazı kültürü yalnızca estetik bir biçim repertuvarı sunmaz; aynı zamanda oran, denge, ritim ve bütünlük üzerine kurulu güçlü bir düşünme biçimi önerir.
Çalışmada kullandığım Turka Typeface No.04, geleneksel sanatlara yönelik uzun süreli araştırmalarımın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Özellikle tekrar ve ritmik yapı anlayışı karakterin biçimsel omurgasını oluşturdu. Bu nedenle çalışma geçmiş ile bugün arasında yüzeysel bir görsel benzerlik kurmak yerine ortak bir yapısal mantık üzerinden ilişki geliştirmeyi amaçladı.
Mevlana’nın düşüncesindeki dönüşüm, aşk ve birlik kavramları; kompozisyon, ritim ve tipografik akışta nasıl karşılık buldu?
Tasavvuf düşüncesinde dönüşüm durağan bir durum, sürekli devam eden bir yönelme hâlidir, bu fikir kompozisyonun genel akışında belirleyici oldu. Harflerin birbirleriyle kurduğu ilişki, yakınlaşma ve uzaklaşma biçimleri; birlik fikrini destekleyen dinamik bir yapı oluşturdu. Ritim ise bu yapının taşıyıcı unsuru olarak işledi. Tekrar eden formlar ve süreklilik hissi, parçalar arasındaki görünmez bağı güçlendirdi. Böylece tipografik düzen yalnızca estetik bir organizasyon olmaktan çıkarak Mevlana'nın düşüncesindeki bütünlük ve yönelme fikrinin görsel karşılığına dönüştü.
Tipografiyle çalışırken “sessizlik” ve “boşluk” sizin için ne ifade ediyor? Özellikle tasavvuf temalı işlerde bu alanları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Boşluk tasarımda çoğu zaman kullanılmamış alan olarak değerlendirilir; oysa benim için boşluk anlamın nefes aldığı yerdir. Harf nasıl biçimin kendisini temsil ediyorsa boşluk da düşüncenin görünmeyen tarafını temsil eder. Tasavvuf geleneğinde tefekkür, durma ve içe yönelme önemli kavramlardır. Bu nedenle tasavvuf temalı çalışmalarda boşluk yalnızca estetik bir tercih değil kavramsal bir gerekliliktir. Bu projede boşluk alanları izleyiciye düşünsel bir duraksama imkânı sunacak biçimde kurgulandı. Böylece sessizlik kompozisyonun aktif bir parçasına dönüştü.
Mevlana’nın beyitini bugünün görsel dünyasına taşırken, onu nostaljik bir unsur olmaktan çıkarıp çağdaş bir anlatıya dönüştürmek sizin için neden önemliydi?
Kültürel mirasın yaşayabilmesi için yalnızca korunması, yeniden yorumlanması gerektiğine inanıyorum. Tarihsel metinler ve düşünceler yalnızca geçmişe ait belgeler olarak ele alındığında güncel hayatla olan bağlarını kaybetme riski taşırlar. Oysa Mevlana’nın düşüncesi belirli bir döneme ait olmaktan çok insanın iç dünyasına ilişkin evrensel sorular içeriyor. Bu nedenle amacım tarihsel bir referansı yeniden üretmek, onun günümüz insanıyla yeniden ilişki kurmasını sağlayacak bir görsel dil geliştirmekti. Bu yaklaşım aynı zamanda tasarımın kültürel hafızayla kurduğu ilişkiye dair bir tercih içeriyor. Nostalji çoğu zaman geçmişi idealize eden bir bakış açısı üretebilir. Benim ilgilendiğim şey ise geçmişi bugünün soruları üzerinden yeniden okumak. Bu nedenle çalışma tarihsel bir metnin çağdaş tipografi aracılığıyla yeniden düşünülmesine yönelik bir araştırma olarak şekillendi.
Uluslararası tasarım çevrelerinin Mevlana merkezli bu çalışmaya gösterdiği ilgi sizce neyi gösteriyor? Evrensel olan metin mi, tasarım dili mi, yoksa ikisinin birlikteliği mi?
Bence burada belirleyici olan unsur metin ile tasarım dili arasında kurulan ilişkidir. Mevlana'nın düşüncesi insanlık hâline ilişkin evrensel kavramlar içeriyor. Ancak yalnızca güçlü bir metne sahip olmak yeterli değildir. O düşüncenin çağdaş izleyiciyle ilişki kurabilecek bir görsel yapıya dönüşmesi gerekir. Uluslararası sergilerde ve farklı ülkelerde karşılaştığım ilgi yerel kültürel referansların doğru bir kavramsal çerçeve içinde ele alındığında evrensel bir karşılık bulabildiğini gösterdi. Bu nedenle çalışmanın başarısını ne yalnızca metne ne de yalnızca tasarıma bağlıyorum. Asıl önemli olan ikisinin birbirini güçlendiren bütünlüklü bir yapı oluşturabilmesidir.
Geleneksel kültürel referanslarla çalışan tasarımcıların en büyük riski sizce nedir? Bu projede klişeden uzak kalmayı nasıl başardınız?
Geleneksel kültürel referanslarla çalışırken karşılaşılan en büyük risk, kültürü yüzeysel semboller ve görsel klişeler üzerinden temsil etmektir. Çünkü kültürel ögeler çoğu zaman yalnızca dekoratif bir kaynak gibi kullanılabiliyor. Bu durum ise düşünsel derinliğin kaybolmasına neden oluyor. Bu çalışmada özellikle biçimsel taklitten uzak durmaya çalıştım. Geleneksel estetik unsurları doğrudan tekrar etmek yerine onların arkasındaki yapısal mantığı anlamaya odaklandım. Ritim ve tekrar görünümünün Turka Typeface No.04 içerisindeki yansımaları da bu yaklaşımın sonucudur. Böylece çalışma tarihsel formları kopyalamak yerine onların düşünsel mirasıyla ilişki kurdu.
İngiltere gibi küresel reklam ve tüketim merkezlerinden birinde Mevlana’nın sözlerinin görünür olması sizce nasıl bir anlam taşıyor?
Bunun yalnızca coğrafi bir görünürlük meselesi olduğunu düşünmüyorum. Daha çok farklı kültürel hafızaların aynı kamusal alanda karşılaşabilmesiyle ilgili bir durum söz konusu. Reklamın ve hızlı tüketimin yoğun olduğu bir ortamda insanın iç dünyasına yönelen bir düşüncenin görünür hâle gelmesi anlamlı bir karşıtlık oluşturuyor. Ayrıca bu durum yerel olarak kabul edilen düşüncelerin aslında evrensel bir dolaşım potansiyeline sahip olduğunu da gösteriyor. Mevlana’nın sözlerinin farklı kültürlerde karşılık bulabilmesi insanın temel varoluşsal meselelerinin coğrafi sınırları aşabildiğini ortaya koyuyor.
Bu projede kullandığınız tipografik yapı, izleyiciyi okumaya mı yoksa hissetmeye mi davet ediyor? Sizce iyi bir tipografi önce göze mi yoksa zihne mi hitap etmeli?
Ben bu ikisinin birbirinden tamamen ayrılabileceğini düşünmüyorum. İyi tipografi önce dikkat çeker, ardından düşünmeye alan açar. Eğer yalnızca okunuyorsa görsel deneyim eksik kalır; yalnızca hissediliyorsa da iletişim gücü zayıflar. Bu projede amaç, okuma ile hissetme arasında bir denge kurabilmekti. Harflerin ritmik yapısı ve kompozisyonun akışı izleyiciyi önce görsel olarak karşılıyor; ardından metnin taşıdığı düşünsel katmana yönlendiriyor. Bu nedenle tipografik yapı hem duyusal hem de zihinsel bir deneyim üretmeye çalışıyor.
Günümüz tasarım dünyasında hızla tüketilen görseller arasında, düşünmeye alan açan tipografik işler üretmek sizce bir tasarım direnci sayılabilir mi?
Belirli ölçüde evet. Çünkü günümüz görsel kültürü çoğu zaman hız, görünürlük ve anlık etki üzerine kuruluyor. Bu durum tasarımın düşünsel boyutunun geri planda kalmasına neden olabiliyor. Oysa bazı çalışmaların amacı yalnızca dikkat çekmek değil izleyiciyi kısa süreliğine de olsa düşünmeye davet etmektir. Ben tasarımın yalnızca estetik bir performans alanı olmadığını düşünüyorum. Tasarım aynı zamanda soru sorabilen, düşünce üretebilen ve kültürel hafızayla ilişki kurabilen bir alan. Bu nedenle düşünmeye alan açan tipografik üretimleri günümüzün hız kültürüne karşı geliştirilmiş sessiz ama etkili bir direnç biçimi olarak değerlendirebiliriz.
Son olarak; Mevlana bugün yaşasaydı ve kendi düşüncesinden hareketle üretilen bu posteri İngiltere’de görseydi, sizce bu karşılaşmayı nasıl yorumlardı?
Elbette buna kesin bir cevap vermek mümkün değil. Ancak Mevlana’nın düşüncesine baktığımızda onun belirli coğrafi sınırlar içinde kalan bir anlayış önermediğini görüyoruz. İnsan merkezli yaklaşımı farklı kültürlerle ilişki kurmaya açık bir yapı taşıyor. Bu nedenle yüzyıllar önce dile getirdiği bir düşüncenin bugün farklı ülkelerde ve farklı izleyiciler arasında karşılık bulmasını doğal karşılayacağını düşünüyorum. Muhtemelen posterin kendisinden çok, düşüncenin yaşamaya devam ediyor olmasıyla ilgilenirdi. Benim açımdan da çalışmanın asıl değeri burada yatıyor. Bir tasarımın tarihsel bir düşünceyi yalnızca temsil etmesi değil onu yeni bağlamlarda yeniden dolaşıma sokabilmesi.