Bayram sabahları artık sadece neşe değil, ince bir kaygı da taşıyor. Özellikle gençler ve yetişkinler için, akraba ziyaretine gitmek üzere o kapıdan çıkmadan hemen önce zihinlerde sessiz bir savunma planı yapılıyor. Çünkü biliyorlar; misafir odasındaki o koltuğa oturdukları an, halhatır sormakla başlayan sohbet çok geçmeden özel hayatın en mahrem köşelerine dalan bir çapraz sorguya dönüşecek:
"Okul ne zaman bitiyor?", "İş bulabildin mi?", "Ne kadar maaş alıyorsun?", "Evlilik ne zaman?", "Bebek düşünmüyor musunuz?"...
Eskiden bayramlar kavuşma, hasret giderme ve dinlenme duraklarıydı. Günümüzde ise bu buluşmalar giderek mayın tarlasına dönmüş birer "hesap verme" merasimine dönüşüyor.
Toplum olarak "samimiyet" ile "sınır ihlali"ni birbirine karıştırma konusunda eşsiz bir kültürel yeteneğimiz var. Bizde sevginin ve ilginin ölçüsü, karşımızdakinin özel hayatına ne kadar fütursuzca girebildiğimizle ölçülüyor. Birine sınır koymak, mahremiyet talep etmek "kibirlilik" veya "büyüklere saygısızlık" olarak kodlanıyor.
Bizim geleneksel yapımızda birey yoktur, aile veya sülale vardır. Hal böyle olunca, senin kilon, senin maaşın, senin evliliğin; sadece seni değil, o bayram sofrasında oturan tüm akrabaları ilgilendiren bir "kamu meselesi" haline gelir. Yaşın ve kan bağının verdiği o tuhaf dokunulmazlık zırhını giyen herkes, en mahrem odalarınıza ayakkabılarıyla girme hakkını kendinde bulur.
İşin psikolojik boyutu ise tam bir enkazdır.
Kariyer kaygısıyla uykuları kaçan bir gence o sofrada "Hâlâ iş bulamadın mı?" diye sormak, hal hatır sormak değildir; kanayan bir yaraya tuz basmaktır. Belki de aylardır tıbbi tedaviler gören, evlat sahibi olmak için gizli gizli gözyaşı döken bir çifte "Çocuk yok mu?" demek, ilgi göstermek değil, saf bir psikolojik şiddettir.
Ama biz bu şiddeti "Ben senin iyiliğin için söylüyorum" ambalajına sarıp satmaya bayılırız.
Peki, bu sorulara karşı "Sağlıklı Sınır" çekmek, yani "Bu konuyu konuşmak istemiyorum" demek ayıp mıdır? Bize öğretilenin aksine; hayır, ayıp değildir. Sınır koymak, insanın kendi ruh sağlığını koruması için çektiği en meşru emniyet şerididir.
Burada ince bir çizgi var: Sınır koymak, büyüklere saygısızlık etmek, onları kırmak veya ilişkileri koparmak demek değildir. Aksine, ilişkileri daha şeffaf, daha dürüst ve daha sağlıklı bir zemine taşımaktır. Uzun savunmalara, öfkeli patlamalara veya pasif agresif tavırlara gerek olmaksızın kısa, net ve sakin bir cümle yeterlidir: "Bu konuyu şu an konuşmak istemiyorum." Ne daha azı, ne daha fazlası.
Saygı dediğimiz şey, bize yöneltilen her zehirli soruyu yutkunup tebessüm ederek sineye çekmek değildir. Bazen en büyük saygı, karşımızdakine değil, sınır ihlalleri karşısında ruhumuzu koruyarak kendimize gösterdiğimiz saygıdır.
Bayramları yeniden o eski huzurlu günlerine döndürmek istiyorsak, önce şu acı gerçeği kabul etmeliyiz: Kimsenin diploması, kimsenin cüzdanı, kimsenin medeni hali bayram çikolatasının yanında sıradan bir sohbet malzemesine dönüştürülemez.
Gelin bu bayram bir ezberi bozalım. Ziyaretine gittiğimiz insanların ne zaman evleneceğini, ne zaman doğuracağını veya ne kadar kazanacağını merak etmek yerine, sadece gözlerinin içine bakıp sahici bir soru soralım: "Nasılsın, ruhen iyi misin?"
Çünkü bayramlar insanların zaaflarının deşildiği sorgu odaları değil, yaralarının sarıldığı güvenli limanlar olmalıdır.