Babalarımızı üzmeyelim

Abone Ol

İnsan bu dünyada birçok borç öder. Kimi zaman para borcu, kimi zaman gönül borcu… Ama öyle bir hak vardır ki ne altınla ödenir, ne servetle kapanır. İşte o hak, baba hakkıdır.

Çünkü baba, sevgisini çoğu zaman diliyle değil, alın teriyle anlatır. O, “Seni seviyorum.” demeyi bilmeyebilir; ama sabah ezanından önce kalkıp akşam karanlığında eve dönüyorsa, bütün ömrünü zaten o iki kelimenin yerine koymuştur.

Anne sevgisi gözyaşıdır, sarılıştır, sıcak bir sestir. Baba sevgisi ise çoğu zaman görünmez. Bir ceketin yıllarca eskimeden giyilmesinde, sofraya konan son lokmayı evladına bırakmasında, kendi istediğini değil evladının istediğini almasında gizlidir.

Baba, evin çatısı değildir; yağmur yağınca ilk ıslanan tarafıdır.

Bir baba yorulur ama belli etmez. Üzülür ama susar. Canı yanar ama evladının morali bozulmasın diye gülümser. Çünkü baba olmak; kendi acını içine gömüp ailene umut gibi görünmektir.

Herkes bir gün dönüp “Benim de hayallerim vardı.” der. Ama babalar, hayallerini evlatlarının cebine koyup sessizce vazgeçen insanlardır. Kendi giymediğini evladına giydirir, kendi yemediğini evladına yedirir. Evladının geleceği için, kendi gençliğini yavaş yavaş tüketir.

Çocuk, annesinin dizinde büyür; babasının gölgesinde adam olur.

Bugün birçok insan babasının değerini, onun sesi evde yankılanırken anlayamıyor. Çünkü baba evde olunca insan onu hep var sanıyor. Oysa baba, evin direği değil; evin görünmeyen duasıdır. Baba sustuğu zaman ev sessizleşir. Baba gidince insanın sırtındaki dağ çekilir.

İnsan, babasının değerini çoğu zaman onun terliği kapının önünde olmayınca, sesi odadan gelmeyince, bayram sabahı elini öpecek bir baba kalmayınca anlar.

Dinimizde anne hakkı ne kadar büyükse, baba hakkı da o kadar büyüktür. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyurur:

“Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti.”

Demek ki Allah’a kulluktan hemen sonra gelen vazife, anne ve babaya iyi davranmaktır.

Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur:

“Baba, cennetin orta kapısıdır. Dilersen o kapıyı koru, dilersen kaybet.” (Tirmizî, Birr 3; İbn Mâce, Edeb 1)

Ne kadar ağır, ne kadar düşündürücü bir söz… Demek ki insan babasının gönlünü kırarken sadece bir kalbi değil, belki de cennete açılan kapıyı da kapatıyor.

Baba hakkı sadece para vermek, ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Baba hakkı; onun yanında sesini kısmaktır. Yorgun geldiğinde hâlini sormaktır. Yaşlandığında elinden tutmaktır. Gençliğimizde bizi omzunda taşıyan adamı, yaşlandığında yalnız bırakmamaktır.

Bazı evlatlar vardır; babasının aramasına cevap vermez, sözünü dinlemez, onu “eski kafalı” diye küçümser. Sonra bir gün mezarının başında saatlerce ağlar. Ama hayatın acı gerçeği şudur:

Toprağın altındaki kulağa, toprağın üstündeki pişmanlık ulaşmaz.

Babalar güçlü görünür. Çünkü ağlarsa ev yıkılır sanırlar. Oysa en çok onlar yorulur. Gece herkes uyurken geleceği düşünen, borcu hesaplayan, evladının derdiyle uykusuz kalan hep babadır.

Bir babanın cebindeki son para, kendi ihtiyacına değil; evladının ihtiyacına gider.

Babanın nasırlı eli, evladının başındaki en büyük duadır. Bir baba yaşlanınca küçülmez; evladının imtihanı büyür. Çünkü asıl vefa, baba güçlüyken yanında olmak değil; güçten düştüğünde ona omuz olmaktır.

Eskiler şöyle derdi: “Babanın gölgesi düşen evde, şeytan barınmaz.” Çünkü baba sadece evin reisi değildir; evin duası, bereketi ve emniyetidir.

Belki bugün babanız yan odada oturuyor. Belki köyde bir evin penceresinden sizi düşünüyor. Belki de artık hayatta değil…

Eğer yaşıyorsa, gidin elini öpün. Ona sarılın. “Hakkını helal et baba.” deyin. Çünkü bazı sözler vardır, geç söylenince insanın içindeki yangını söndürmez.

Eğer vefat ettiyse, onun ardından dua edin. Sadaka verin. Adını hayırla anın. Çünkü bir babanın bu dünyadan sonra bırakacağı en büyük servet; arkasından dua eden hayırlı bir evlattır.

Unutmayalım:

Baba, konuşmadan seven adamdır. Baba, elini değil; ömrünü uzatır evladına. Ve babanın kırılan kalbi, hiçbir dünyalıkla tamir edilemez. Bilene…