Yirmili yaşların o dünyayı değiştirmeye hevesli, cüretkâr enerjisini hepimiz biliriz. Eskiden gençlik demek; ufka bakıp cesurca hayaller kurmak demekti. Fakat bugün akşam yemeği sofralarımıza bir bakalım... Masada üniversiteyi bitirmiş ya da bitirmek üzere olan bir genç oturuyor. Çatalıyla tabağındakilerle oynuyor, gözü telefonda, sesi pek çıkmıyor. Gözlerinde yanan o tanıdık ateşin yerini, şimdi devasa bir gelecek kaygısı almış.
Herkes içten içe onun ne kadar durgun olduğunu biliyor ama kimse o malum soruyu sormaya cesaret edemiyor: "Eee, ne yapacaksın şimdi?" O genç de o soru gelmesin diye sessizce dua ediyor aslında. Çünkü verilecek bir cevabı yok.
Biz bu gençlere sürekli "Hayal kurun, hedefleriniz olsun" diyoruz. Fakat çok insani bir gerçeği atlıyoruz: Hayal kurmak lükstür. İnsanın ufka bakıp bir gelecek inşa edebilmesi için, önce ayaklarının altındaki toprağın kaymadığından emin olması gerekir. Yarın sabah bindiği otobüsün fiyatının ne olacağını bilmeyen, okuduğu bölümün seneye bir işe yarayıp yaramayacağından emin olmayan bir genç nasıl heyecan duysun? Günümüz şartlarında genç olmak; sürekli sallanan bir otobüste ayakta yolculuk yapıp, aynı anda iğne deliğinden iplik geçirmeye çalışmak gibi bir şey. Her yer zifiri bir belirsizlik.
Durum böyle olunca, gençler mecburen hayatı "askıya alıyor".
Eskiden yetişkinliğe adım atmak; yirmili yaşların ortasında işe girmek, kendi evine çıkmak, bir hayatın temelini atmak demekti. Şimdi 30 yaşına merdiven dayamış ama hâlâ aile evinde, liseden kalma yatağında uyuyup geleceğin netleşmesini bekleyen koca bir nesil var karşımızda. Hayatı ertelemiyorlar aslında, hayat onları kapıda bekletiyor. "Şartlar biraz düzelsin, bir iş bulayım, o zaman başlarım" diye diye; en deli dolu yıllar koca bir bekleme salonunda, bir çeşit "kış uykusunda" akıp gidiyor.
Sonra dönüp onlara kızıyoruz: "Gençler sürekli odalarında, sabahlara kadar oyun oynuyorlar, ellerinden telefon düşmüyor. Çok tembeller!"
Aslında mesele tembellik değil; mesele kaçış. Gelecek kaygısı o kadar ağır, gerçek dünya o kadar güvensiz ki; uyanık kalıp o gerçekle yüzleşmek can yakıyor. Bu yüzden saatlerce ekranda anlamsız videolar kaydırıp zihinlerini uyuşturuyorlar. Bilgisayar oyunlarına sığınıyorlar, çünkü o dijital dünyada hâlâ bir "adalet" var. Oyunda çalışırsan seviye atlarsın, emek verirsen kazanırsın. Gerçek hayatta ise sabahlara kadar dirsek çürütüp ter döktükleri o mülakat kapılarında; kendilerinden çok daha yetersiz, hiçbir donanımı ve emeği olmayan ama 'arkası sağlam' birinin, sırf bir telefonla kendi hakları olan o koltuğa oturduğunu izlediklerinde, içlerindeki o adalet duygusu paramparça oluyor.
Bugün milyonlarca gencin yurtdışına gitme hayali bile dünyayı gezme hevesinden değil. Nefes alabilecekleri, yarın sabah ne olacağını kestirebildikleri sakin bir liman arıyorlar sadece.
Büyüklerimizin artık "Bizim zamanımızda yokluk vardı, siz çok çabuk pes ediyorsunuz" edebiyatını bir kenara bırakması lazım. Evet, geçmişte maddi zorluklar vardı ama "Okursan, çalışırsan kendini kurtarırsın" umudu da vardı. En acısı da bu; biz gençlerden tam olarak bu umudu aldık. Onlardan büyük vizyonlar, başarı hikâyeleri beklemeden önce; aynaya bakıp onlara ne kadar kırılgan bir dünya bıraktığımızla yüzleşmeliyiz. Çünkü toprağı sürekli kayan bir yerde çiçek açmaz. Onların bugün süslü nasihatlere değil; yarın ne olacak korkusu yaşamadan, sadece kendi hayatlarını yaşayabilecekleri o sıradan ve huzurlu güven hissine ihtiyaçları var.