Anne olduktan sonra kimliğini sessizce kaybeden kadınlar

Abone Ol

Anne olmak, şüphesiz bir kadının hayatındaki en derin dönüşümlerden biridir. Ama bu dönüşüm, her zaman dışarıdan göründüğü gibi "tamamlayıcı" değildir; bazen aksine, kadının kendi varlığından yavaş ve sessiz bir kayboluşu da beraberinde getirir.

Eskiden bir ismi, mesleki hedefleri, tutkuları ve en önemlisi kendi sınırları olan o kadın; doğumhaneden sadece bir bebekle çıkmaz. Aynı zamanda toplumun ona biçtiği devasa ve yutucu bir etiketle çıkar: "Kutsal Anne".

Bizim gibi geleneksel kodları güçlü toplumlarda annelik sadece bir rol değil, adeta bir "kişilik iptali" olmalıdır. Sistem, kadına kutsallık zırhı giydirir. Çünkü toplum; saçını süpürge eden, kendinden vazgeçen, tükenen ve şikayet etmeyen anneyi alkışlar. Bir kadın ne kadar yorgunsa, kendi hayatından ne kadar çok feragat ediyorsa o kadar "iyi" anne kabul edilir. Okul gruplarında kendi isimleri silinip sadece "Ali'nin annesi", "Zeynep'in annesi"ne dönüşen o sessiz kalabalık, aslında bu kayboluşun en net fotoğrafıdır.

İşin psikolojik enkazı tam da bu alkışların arasında başlar.

Kadın yavaş yavaş "birey" olmaktan çıkar, bir "hizmet ve bakım istasyonuna" dönüşür. Uykusuz geceler, bitmeyen ev mesaileri derken; kendine bir kahve ısmarlayan, arkadaşlarıyla bir saat yalnız kalmak isteyen veya sadece "Şu an çok bunaldım" diyen anneye o tanıdık, zehirli ok fırlatılır: "Sen artık annesin, bencillik yapamazsın."

Oysa psikolojide insanın birden fazla kimliği vardır: Eş kimliği, meslek kimliği, evlat kimliği, arkadaş kimliği... Annelik de bu kimliklerden biri, şüphesiz en güçlüsüdür. Ancak sorun, annelik kimliğinin diğer tüm kimlikleri istila edip yok etmesidir. "Ben ne istiyorum?" sorusunun yerini, tamamen "Çocuğumun neye ihtiyacı var?" sorusu alır.

Peki, çocuğun gerçekten kendi hayatından vazgeçmiş, mutsuz ve tükenmiş bir "kurbana" ihtiyacı var mıdır?

Kesinlikle hayır. Çünkü kendini kaybeden birinin, bir başkasına yol göstermesi zordur.

Çocuklar, uğruna yok olunan görünmez kadınlar değil; sınırları olan, kendi hayatından keyif alan, ayakları yere basan "gerçek" rol modeller görmek ister. Kendini unutan, kendi bireyselliğine saygı duymayan bir anne, çocuğuna da bağımsız ve güçlü bir birey olmayı öğretemez. Sürekli feda eden anne, günün sonunda o gizli faturayı çocuğun önüne koyar: "Ben senin için saçımı süpürge ettim, sen bana ne verdin?" Çocuklarımıza verebileceğimiz en büyük hasar, onlara bu "borçluluk" duygusunu yüklemektir.

O yüzden, size giydirilen o görünmez suçluluk hırkasını artık çıkarıp atın. Çocuğunuz olmadan bir kahve içtiğiniz, doyasıya kahkaha atıp eğlendiğiniz veya sadece kendinize ait bir ilgi alanına vakit ayırdığınız için utanmayın. Kendi varlığınıza yatırım yapmayı bir "annelik zaafı" değil, ruhunuzun en temel gıdası olarak görün.

Çünkü suyu çekilmiş, kurumuş bir kuyudan kimseye bir damla su veremezsiniz. Önce kendi ruhunuzu besleyeceksiniz ki, çocuğunuz da o kaynaktan hayat bulsun. Denklem aslında toplumun dayattığı o ağır dramalar kadar karmaşık değil: Kendini seven, hayattan keyif alan ve ismini hatırlayan mutlu bir kadın; kökleri sağlam, neşeli ve mutlu bir çocuk demektir.

Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras; uğruna tükenmiş, sessiz ve gölgesiz bir hayat değil; yaşayan, nefes alan ve gözlerinin içi gülen bir annedir.