GENEL

Anadolu’nun sesi küresel sahnede!

Araştırmacı Yazar Aladağ, Grafik tasarımcı Talha Akçay ile Yunus Emre’nin yüzyılları aşan "Sevelim sevilelim" çağrısını tipografinin gücüyle New York’un en ikonik noktası Times Square’e taşıdığı çalışmasını konuştu

Abone Ol

Grafik tasarımı yalnızca bir yüzey düzenlemesi değil, düşüncenin görsel bir disiplinle inşa edildiği kavramsal bir alan olarak gören Talha Akçay; harf formlarını kültürel bir hafıza taşıyıcısı olarak yeniden kurguluyor. Geçtiğimiz günlerde tasarım dünyasında büyük yankı uyandıran önemli bir başarıya imza atan Akçay, PosterFor 2025’te "Kültür" kategorisinde Rose Gold Award ödülüne layık görüldü. Bu başarının en dikkat çekici yansıması ise Anadolu’nun kadim bilgeliğini temsil eden Yunus Emre’nin "Sevelim sevilelim" çağrısının, New York’un kalbi Times Square’deki dev ekranlarda yankılanması oldu. Araştırmacı Yazar Alaaddin Aladağ, Şehir Sohbetleri yazı dizisinde bu hafta görsel gürültünün ve hızın merkezi sayılan bu küresel sahnede, tipografinin gücüyle sakin ama derin bir düşünce alanı açan Akçay ile tasarım pratiğini, kültürel sürekliliği ve yerelin evrenselle kurduğu o büyülü bağı konuştuk.

Talha Akçay kimdir? Hayat Hikâyenizden biraz bahsedebilir misiniz?

Talha Akçay, tipografiyi yalnızca görsel bir düzenleme pratiği olarak değil düşüncenin maddi bir yüzeyde inşa edildiği kavramsal bir alan olarak ele alan bir grafik tasarımcıdır. Tasarım sürecim erken dönemlerden itibaren yazının kültürel taşıyıcılığına duyduğum ilgiyle şekillendi. Harf formunun yalnızca bir iletişim birimi değil aynı zamanda bir medeniyet birikiminin izini taşıyan yapısal bir unsur olduğunu fark ettiğim andan itibaren tipografi benim için estetik bir tercih olmaktan çıktı, düşünsel bir araştırma sahasına dönüştü.

Akademik eğitimim süresince tasarımın yalnızca biçim üretmekle sınırlı olmadığını aksine kültürel, felsefi ve sosyolojik bağlamlar içinde anlam kazandığını daha net biçimde kavradım. Bu nedenle üretimlerimde biçim ile içerik arasında bilinçli bir gerilim kurmaya çalışıyorum. Benim için tasarım geçmiş ile bugün arasında kurulan statik bir köprü değil, kültürel hafızanın çağdaş bir dil aracılığıyla yeniden yorumlandığı dinamik bir süreçtir.

Talha Akçay, tipografi odaklı bir posterin New York gibi küresel bir tasarım sahnesinde, Times Square’de görünürlük kazanması sizin için ne ifade ediyor? Bu anı nasıl tanımlarsınız?

Times Square, çağdaş görsel kültürün en yoğun ve sembolik merkezlerinden biridir. Reklamın, hızın ve tüketimin üst üste bindiği bu alanda tipografi temelli ve kültürel referanslı bir çalışmanın görünürlük kazanması, benim için yalnızca kişisel bir başarı değil; yerel bir düşüncenin küresel bir dolaşım alanına katılması anlamına geliyor.

Anadolu tasavvuf geleneğine ait bir sözün Amerika Birleşik Devletleri’nde, New York’un en kamusal yüzeylerinden birinde yer alması kültürel üretimin tek yönlü bir merkez-çevre ilişkisine indirgenemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Bu deneyim tasarımın coğrafi sınırları aşan bir düşünsel hareketlilik taşıdığını belirginleştirdi. Bu anı, yerel olanın evrensel bağlam içinde yeniden konumlandığı bir eşik olarak tanımlayabilirim.

PosterFor 2025 – 4th Edition (Season 2)’te Culture kategorisinde Rose Gold Award ile ödüllendirilmek, tasarım pratiğiniz açısından nasıl bir eşik oluşturdu?

Culture kategorisinde Rose Gold Award ile ödüllendirilmek üretim pratiğimin yönünü daha net biçimde görünür kılan bir dönüm noktası oldu. Kültürel içerikli bir işin uluslararası jüri tarafından takdir edilmesi, tasarımın yalnızca estetik performans değil; düşünsel derinlik taşıyan bir üretim alanı olduğunu güçlü biçimde ortaya koydu.

Bu süreç, yerel bir referansın kavramsal bir çerçeve içinde ele alındığında evrensel bir karşılık bulabileceğini somutlaştırdı. Aynı zamanda araştırma temelli üretimin önemini pekiştirdi. Kültürel ögeleri dekoratif bir unsur olarak değil anlamın omurgası olarak ele alma yaklaşımım daha da netleşti. Bu ödül tasarım pratiğimin sorumluluk boyutunu daha görünür hâle getirdi.

Bu projede, Anadolu tasavvuf geleneğinin en güçlü sözlerinden biri olan Yunus Emre’nin “Sevelim sevilelim” anlayışını çıkış noktası olarak ele aldınız. Bu sözle kurduğunuz kişisel ve tasarımsal bağ nasıl şekillendi?

“Sevelim sevilelim” ifadesi yüzeyde yalın görünse de derin bir etik öneri taşır. Bu sözde karşılıklılık, birlik ve insan merkezli bir anlayış vardır. Benim için bu ifade romantik bir sevgi çağrısından çok, insanın insanla ve varlıkla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeye davet eden bir öneridir. Kişisel bağım bu sözün yüzyıllar boyunca canlılığını koruyabilmiş olmasıyla ilgilidir. Kültürel süreklilik taşıyan ifadeler, yalnızca tarihsel değil, düşünsel bir direnç de gösterir.

Tasarımsal bağ ise bu etik önerinin biçimsel karşılığını arama sürecinde şekillendi. Sevgi kavramını soyut bir duygu olarak değil; yönelme, ilişki kurma ve bütünlük arayışı olarak ele aldım. Tipografik kompozisyondaki denge ve ritim bu düşüncenin yapısal izdüşümünü oluşturdu.

Tipografiyi bu projede yalnızca bir taşıyıcı değil, düşüncenin kendisi olarak kurguladığınızı görüyoruz. Harf formu, boşluk ve ritim arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Tipografi benim için metnin hizmetinde olan edilgen bir araç değildir; anlamın mekânsal organizasyonudur. Harf formu bir beden gibi düşünülürse, boşluk onun nefesidir; ritim ise zaman içinde ilerleyen hareketidir.

Bu projede boşluk, tasavvuftaki içsel durma ve yönelme hâlini temsil ederken; ritim birlik fikrini destekleyen sürekliliği ifade eder. Harflerin birbirleriyle kurduğu mesafe ve tekrar düzeni metnin semantik içeriğini destekleyen ikinci bir anlatı katmanı oluşturdu. Böylece tipografi, metni taşıyan bir yapı olmaktan çıkarak düşüncenin biçimsel bir tezahürüne dönüştü.

Posterinizde kullanılan özel yazı karakteri, geleneksel hat ve çağdaş tipografi arasında dikkatli bir denge kuruyor. Bu dengeyi oluştururken hangi kültürel referanslar belirleyici oldu?

Hat sanatındaki oran, denge ve akış anlayışı önemli referanslar arasında yer aldı. Ancak burada temel yaklaşımım tarihsel bir formu doğrudan yeniden üretmek değil o formun arkasındaki düşünsel disiplini çağdaş tipografik yapı içinde yeniden yorumlamaktı.

Geleneksel hat pratiğinde harf yalnızca bir işaret değil estetik ve manevi bir disiplinin parçasıdır. Bu yaklaşımı çağdaş tipografiyle buluştururken biçimsel taklitten kaçınarak yapısal bir özümseme tercih ettim. Böylece çalışma folklorik bir yüzeysellikten uzaklaşıp kavramsal bir derinlik kazandı.

Tasavvufta sıkça karşılaştığımız arayış, yönelme ve içsel yolculuk kavramları, tasarım dilinize nasıl tercüme edildi?

Tasavvufta arayış durağan değil süreklilik içeren bir süreçtir. Bu düşünceyi kompozisyondaki yön duygusu ve form geçişleri aracılığıyla ele aldım. Harflerin birbirine yaklaşma ve uzaklaşma biçimleri, birlik ile ayrılık arasındaki gerilimi ima eden bir yapı oluşturdu.

Tasarım yüzeyi sabit görünse de izleyicinin göz hareketiyle deneyimlenen bir akış sunar. Bu akış, içsel yolculuk kavramının görsel karşılığı olarak kurgulandı. Böylece tasarım yalnızca görülen değil deneyimlenen bir alana dönüştü.

Uluslararası jüriler için “kültür” çoğu zaman egzotik ya da yüzeysel okunabiliyor. Sizce bu çalışmada Yunus Emre düşüncesi neden evrensel bir karşılık buldu?

Kültür çoğu zaman görsel klişeler üzerinden temsil edildiğinde egzotik bir yüzeye indirgenebilir. Ancak Yunus Emre’nin düşüncesi biçimsel değil etik bir öneri sunar. Sevgi, hoşgörü ve birlik gibi kavramlar belirli bir coğrafyada doğmuş olsa da insanî bir temele dayanır.

Bu projede kültürel referans estetik bir motif olarak değil düşünsel bir zemin olarak ele alındı. Yerel olan ile evrensel olan arasında yüzeysel değil kavramsal bir bağ kuruldu. Bu yaklaşım, çalışmanın uluslararası bağlamda da anlam üretmesini mümkün kıldı.

Times Square gibi hız, tüketim ve görsel gürültüyle tanımlanan bir mekânda; sevgi, hoşgörü ve birlik fikrinin tipografiyle görünür olması sizce nasıl bir karşıtlık üretiyor?

Times Square görsel yoğunluk ve dikkat rekabeti üzerine kurulu bir mekân. Böyle bir alanda sade ve düşünmeye davet eden bir ifadenin yer alması bilinçli bir gerilim oluşturuyor.

Bu gerilim estetik bir zıtlık olmanın ötesinde kavramsal bir müdahale niteliği taşır. Görsel gürültü içinde sakin bir tipografik kompozisyon izleyiciye kısa süreli bir duraksama alanı sunabilir. Bu duraksama, düşünce için açılan küçük ama değerli bir boşluktur.

Sizce tipografi, kültürel hafızayı aktarmada metinden daha güçlü bir anlatı aracı olabilir mi? Bu projede buna dair nasıl bir deneyim yaşadınız?

Metin anlam üretir, tipografi ise o anlamı biçimsel bir yapı içinde yeniden konumlandırır. Biçim nötr değildir, anlamı dönüştürme potansiyeli taşır. Bu nedenle tipografi metni destekleyen değil metinle birlikte anlam üreten aktif bir yapıdır.

Bu projede tipografi, Yunus Emre’nin sözünü yalnızca iletmedi; onu çağdaş bir bağlam içinde yeniden yorumladı. Harf formu, boşluk ve kompozisyon düzeni kültürel hafızanın biçim aracılığıyla da deneyimlenebileceğini ortaya koydu.

“Anlam üreten tasarım” kavramını sıkça vurguluyorsunuz. Günümüz grafik tasarım ortamında bu yaklaşım sizce yeterince karşılık buluyor mu?

Günümüz grafik tasarım ortamı büyük ölçüde hız ve görünürlük üzerinden şekilleniyor. Bu durum zaman zaman yüzeysel estetik çözümleri teşvik edebiliyor. Ancak anlam üretimi düşünsel yoğunluk ve araştırma gerektirir.

Anlam odaklı tasarım yaklaşımı belki daha yavaş ilerler; fakat kalıcılık ve derinlik açısından daha güçlü bir zemin oluşturur. Tasarımın yalnızca dikkat çekmek için değil düşünce üretmek için var olması gerektiğine inanıyorum. Bu yaklaşım giderek daha fazla tartışılıyor ve görünürlük kazanıyor.

Son olarak; Yunus Emre bugün yaşasaydı ve bu posteri Times Square’de görseydi, sizce ne hissederdi?

Bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün değil; ancak onun sözlerinin yüzyıllar sonra farklı bir coğrafyada yankı buluyor olması düşüncenin zamansızlığını gösterir.

Belki bireysel bir gururdan çok, sevgi fikrinin hâlâ dolaşımda olmasına dair bir memnuniyet hissederdi. Çünkü Yunus Emre’nin düşüncesi kişisel bir şöhretten ziyade insanlık hâline işaret eder. Eğer bir duygu tahmin edecek olursam, bunun tevazu ve içsel bir sükûnet olabileceğini düşünmek isterim.