Yüzde, avurtlarla iki çene arasında bulunan, ses çıkarmaya, soluk alıp vermeye yarayan ve besinlerin sindirilmeye başlandığı organ çok önemli. Oraya girenlere ve oradan çıkanlara azami dikkati göstermemiz gerekiyor.
Nedendir bilinmez, son yıllarda hep oraya girenlere odaklandık. Gazetelerde yemek-içmekle ilgili sayfalar, televizyonlarda yemek programları! Hatta sadece yemekle ilgili programlar yayımlayan televizyonlar! Damak zevkinden öte sağlık açısından neyi yiyelim, neyi yemeyelim tartışmaları!
Doğrudur oradan girenler bizim maddi yapımızı, bedenimizi yani, büyük ölçüde etkiliyor. Ama ya ağzımızdan çıkanlar? Onlar da sosyal hayatımızı aynı oranda etkilemiyor mu? Gerçekten, ağzımızdan çıkanı kulağımız duyuyor mu?
***
Ağzı olan konuşuyor. Eskiden daha çok kadınlara yakıştırılırdı çok konuşmak. Osmanlı döneminde Anadolu'da yaptıkları seyahatleri yazan Batılıların tipik Türk erkeği (sokakta kadın görmek olağandışı bir şey olduğundan Türk kadınları hakkında yazdıkları genellikle hayal mahsûlüdür) pos bıyıklı, asık suratlı, nadiren konuşan ve çevresiyle pek ilgilenmeyen biridir. Ama şimdilerde, maşallah erkeklerimiz de onlardan hiç mi hiç aşağı kalmıyorlar. Bu değişim neden oldu bilmiyorum ama bazı tahminlerde bulunmak da mümkün. Toplumsal düzenin bozulması sonucunda insanların birbirlerine güvenini azalmasının önemli bir etken olabileceğini düşünüyorum. Artık az konuşan insan içinde bir şeyler saklayan, gizli niyetleri olan insan olarak değerlendiriliyor. Benim gibi söz gümüşse sükût altındır umdesini kendine şiar edinenlere göre tabii ki bu değerlendirmeler doğru olamaz!
***
Atalarımız çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz demişler. Bütün genellemeler gibi bu genellemenin istisnaları olabileceğini, o kategoridekileri tenzih ettiğimizi belirtelim. Ancak bu söze bir başka açıdan bakalım, atalarımızın dediklerinin başkalarının lafına ve malına değil de kendi lafımıza ve malımıza dikkat çekmeyi sağladığı zaman daha anlamlı olabileceğini düşünelim. Yani, başkası ne diyor, ne yiyordan önce kendi ağzımızdan çıkan laflar ne kadar doğru, ne kadar ağırlığı var, uygun zamanda ve zeminde mi söylemişiz, muhatabı tarafından yanlış anlaşılmaya müsait mi, aynı sözler bize söylense nasıl etkileniriz gibi soruları kendimize sormalıyız. Mal için de benzer sorular geçerli başkası neyi nasıl kazanmıştan önce kendi kazandıklarımız meşru yollardan kazanılmış ve meşru amaçlar için harcanıyor mu, toplumun bir ihtiyacını karşılıyor mu?
****
Evet çok konuşuyoruz. Niceliksel durum bu. Bir de nitelik kısmı, yani kalitesi var işin. Neyi konuşuyoruz, nasıl konuşuyoruz? Yolda izde istemeden kulak misafiri olduğumuz konuşmaları kategorize etmeye çalışırsak ortaya belli başlı üç grup çıkıyor: Birincisi, geyik muhabbeti dediğimiz ipe sapa gelmez, ceviz kabuğunu doldurmaz ve bir arpa boyu yol aldırmaz laflar. İkincisi, şikâyetler. Havadan sudan, anadan babadan, oğuldan kızdan, torundan torbadan, hükümetten muhalefetten, öğrenciden öğretmenden! Aklınıza ne gelirse her şeyden şikâyet! Üçüncüsü de realiteyle hiçbir bağlantısı bulunmayan ütopik düşünceler.
Doğrudur, hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa. Ama yukarıda değindiğim üç grup konuşmanın bizi götürebileceği olumlu bir nokta maalesef yok. Bu konuları yıllar değil yüzyıllarca konuşsak en değerli hazinemiz olan zamanı tüketmekten başka bir şey yapmış olamayız.
***
Elin ağzı torba değil ki büzesin. Tabii ki biz büzemeyiz, ama başta kendimiz olmak üzere herkes kendi ağzını büzmek zorunda. Ağzına gelenin söylendiği bir ortamda, sûreta ideal bir ifade özgürlüğü varmış gibi görünse de, insanların ne toplumsal bütünlüklerini korumaları ne de bir şey üretmeleri mümkün değildir. Sınırsız, sadece Tanrı için söz konusu. İnsanoğlu ve gerek soyut gerekse somut düzeyde ürettikleri, ancak sınırlılıklarla anlam kazanıyor.
***
Hem havalar hem de ülke gündemi açısından termometrelerin yüksek ısıları gösterdiği bu günlerde hiç kimsenin ağzının tadının bozulmamasını diliyorum.
***
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana